30 Haziran 2015 Salı

MÜNZEVİ - GUY DE MAUPASSANT


Birkaç dostla beraber,Canne’dan Napoule’a giden geniş ovanın ortasında,büyük ağaçlarla
örtülü eski bir tümülüs üzerine yerleşmiş ihtiyar münzeviyi* görmüştük.
Ovadan dönerken,eskiden çok olan ve şimdilerde kökleri kesilen bu garip münzevilerden
söz ediyorduk.İnsanları,geçmiş zamanda yalnızlığa iteleyen üzünç çeşitlerini açıklamaya
çabalıyor,bunlar için ahlaki nedenler arıyorduk.
Arkadaşlarımızdan biri birdenbire dedi ki:
  • Ben biri erkek,öteki kadın olarak iki münzevi tanıdım.Kadın,belki hala yaşamaktadır.Beş yıl önce,Korsika sahillerinde bütün evlerden on beş yirmi kilometre uzakta tümüyle ıssız bir tepe üstünde bir yıkıntıda yaşıyordu.Orada,bir hizmetçi kadınla ömrünü geçiriyordu,
kadını gidip gördüm.İyi bir çevrenin kadını olduğundan kuşku yoktu.Beni incelikle,hatta
istekle kabul etti,fakat onunla ilgili bir şey bilmiyorum;hiçbir şey öğrenmedim.
Erkeğe gelince,onun korkunç hikayesini şimdi anlatacağım.
Arkanıza dönün.Ta ileride.Napolue’un gerisinde ayrılmış,Esterel tepeleri önünde yalnız
başına görünen şu sivri ve ağaçlık tepeye bakın;yöre halkı ona “Yılanlar Tepesi” adını verirler.
benim anlatmak istediğim münzevi,on iki yıl kadar önce orada,eski bir tapınağın arasında
yaşıyordu.
Ondan söz edildiğini duyup,onunla tanışmak istedim ve bir Mart sabahı atıma binerek
Canne’dan çıktım.Hayvanımı Napolue’daki hancıya bırakıp,yayan olarak,yüz elli iki yüz metre
yüksekliğinde olan ve üstü kokulu bitkilerle,özellikle kokusu çok kuvvetli ve çok etkili olan
insanı sarhoş eden ve içine fenalık getiren laden otu ile kaplı bulunan şu garip tepeye
tırmanmaya koyuldum.Arazi taşlıktı ve çakıllar üzerinden kara yılanların kayarak otlar
arasında kayboldukları sık sık görülüyordu.Ona haklı olarak verilmiş olan Yılanlar Tepesi
adının nedeni bundan geliyordu.
Kutsal bir eski zaman tepesine,kokular içinde ve gizemli ladenlerle kaplı ve yılanlarla
dolu,üstünde bir de tapınak bulunan tepeye tırmanmanın garip heyecanına bir çok defa
tutuldum.
Bazı günler,güneş altındaki yokuşa tırmanırken bu hayvanlar sanki insanın ayağının
altından çıkıyormuşa benzer.Bunlar o kadar çoktur ki,insan yürümeye cesaret edemez ve
garip bir sıkıntıya düşer;bu hayvanlar zararsız olduklarından,bu bir korkudan çok,bir mistik
çekinmedir.
Bu tapınak hala duruyor.Bana buranın yalnız tapınak olduğunu söylediler.Ötesini,
heyecanlarını bozmamak için öğrenmeye kalkışmadım.
İşte böylece,çevreyi seyretmek bahanesiyle bir Mart sabahı bu tepeye tırmandım.Tepeye
vardığım zaman gerçekten de duvarlar ve bir taşın üzerine oturmuş bir adam gördüm.
saçları her ne kadar bembeyaz ise de kırk beş yaşından fazla görünmüyordu;sakalı hemen
hemen hala siyahtı.Dizlerinde topak olmuş bir kediyi okşuyordu ve bana hiç aldırış etmiyor
gibiydi.Onun oturduğu bir kısmı dallarla saman,ot ve çalılıkla kapanmış ve örtülmüş olan
yıkıntıyı bir dolaştım ve yanına döndüm.
Oradaki manzara olağanüstüydü.Sağ tarafta,garip şekilde kesik sivri tepeleriyle
Estrek;onun gerisinde,sayısız burunları olan İtalya sahiline kadar uzanan geniş deniz,Canne’ın
karşısında deniz üzerinde yüzen,en geridekinin mazgallı geniş ve eski bir kulesi olan düz
ve yeşil Lerins adaları vardı.
Daha ileride,uzaktan deniz kıyısına yumurtlamış,sayısız yumurtalara benzeyen uzun
villalar arasında kurulmuş beyaz kentler sıralanmış sahile egemen olarak tepeleri hala
karla kaplı Alpler yükseliyordu.
Vay canına,ne güzel!diye mırıldandım.
Adam başını kaldırdı ve dedi ki:
Evet öyle,ama bütün gün seyredilince,tekdüze bir şey oluyor.”
Demek benim münzevim laf ediyor,konuşuyor ve canı sıkılıyordu.Bunu aklımda tuttum.
O gün orada çok durmadım ve yalnızca benim adamcılın rengini keşfetmeye çalıştım.
Özellikle benim üzerimde,diğerlerinden daha yorgun,her şeyden bıkmış,üstelik ilaç
kabul etmez şekilde kendinden iğrenen ve düşkırıklığına uğramış bir adam etkisi uyandırdı.
Yarım saatlik bir konuşmadan sonra onu terk ettim.Fakat sekiz gün sonra gene oraya
gittim,sonra her hafta gittim.Bu o kadar iyi oldu ki,iki aya varmadan dost olduk.
Mayıs sonlarında bir akşam sırasının geldiğine inanarak beraberimde yiyecek olduğu
halde onunla yemek yemek üzere Yılanlar Tepesi’ne gittim.
Kuzeyde buğday ektikleri gibi çiçek ekilip yetiştirilen bu yöreye özgü,çok kokulu kuzey
akşamlarından biriydi;kadın elbise ve tenlerini kokuya bulayan hemen bütün hoş kokuların
yapıldığı bu yörenin,bahçelerine ve küçük vadilerinin katmerlerine bile dikilmiş olan portakal
ağacı rüzgarlarının esip ihtiyarlara aşk düşleri gördürerek onları sürüklediği akşamlardan
biriydi.
Münzevim beni saklamadığı bir memnunlukla kabul etti;benim yemeğimi paylaşmayı
sevinçle karşıladı.
Ona,alışıklığını yitirdiği şaraptan biraz içirdim;canlandı ve geçmiş hakkında konuşmaya
koyuldu.Sürekli Paris’te oturmuş ve neşeli bir bekar yaşamı geçirmiş gibi geldi.
Birdenbire ona sordum:”Şu tepenin üstüne gelip durmakla ne kadar garip bir iş yapmış
oluruz!”
Hemen karşılık verdi:”Ah! Dünyada bir insanın uğrayabileceği en korkunç bir sarsıntıya
uğradım.Sizden bu felaketi gizlemek neye yarar?
Belki bana acırsınız! Sonra hiç kimseye bunu söylemiş de değilim..hem de bir insanın
bu iş hakkında ne düşünebileceğini öğrenmek isterim...nasıl bir yargıya varacağını da.
Paris’te doğdum,orada yetiştim,büyüdüm ve bu kentte ömrüm geçti.Babamla anam
bana birkaç bin frank gelir bırakmışlar,bazı korumalarla da küçük ve sakin bir memurluk
elde etmiştim ki,beni,bir bekar için zengin denecek bir hale koymuştu.
Gençliğimden beri bir bekar yaşamı sürdüm.Bunun ne demek olduğunu bilirsiniz.
Özgür ve ailesiz olarak yaşamaya,üç ay biriyle,altı ay bir diğeriyle,sonra bir yıl da hiç
arkadaşsız,yalnız satılık kızlar yığınından yararlanarak,yaşamaya,resmen bir kadını eş
olarak almamaya karar vermiştim.
Bu orta halli-İsterseniz bayağı deyin-yaşayış,bana uygun geliyor,benim uçarı ve değişik
doğal zevklerime yetiyordu.Bulvarlarda,tiyatrolarda,kahvelerde yerim olduğu halde,
evsiz biri gibi hep dışarıda yaşıyordum.Yaşarken tıpkı bir mantar gibi kendilerini dalgaya
bırakmış olan binlerce insandan biriydim.Şu kusurları ve üstünlükleri olmayıp yalnızca
iyi çocuk denenlerden biri.İşte o kadar.Kendimi olduğu gibi gösteriyorum.
Yirmi yaşımdan kırkıma kadar,yaşamım dikkate değecek bir olgu olmadan,ağır ve çabuk
akıp geçti.Şu Paris’in tekdüze yılları,önemsenecek anılardan hiçbiri akılda kalmayan;yenilen
içilen ve niçin olduğu bilinmeden gülünen,hiçbir heves duymadan,tadılacak ve öpülecek
her şeye uzatılmış dudaklarla geçen sıradan ve uzun yılları ne de çabuk gidiyor.İnsan
genç oluyor ve başkalarının yaptıklarından hiçbir şey yapmadan hiçbir bağsız ve hiçbir köksüz,
hiçbir ilişkisiz,hemen hemen dostsuz,akrabasız,kadınsız,çocuksuz ihtiyarlıyor.
İşte böylece,gitgide,birdenbire kırkına bastım;bu yıldönümü onuruna kendi yüce
nefsime büyük bir kahvede iyi bir yemek ziyafeti çektim.Yaşamda kimsesiz,yalnız biriydim;
bu tarihi yalnız başıma saptamanın da hoş bir şey olacağı sonucuna vardım.
Yemekten sonra,ne yapacağımı kestiremedim.Bir tiyatroya gitmek istedim;sonra eskiden
Hukuk eğitimi yaptığım Quartier-Latin’i ziyaret etmek aklıma geldi.Paris’i geçtim ve hiçbir
fikrim olmadan,kızların hizmet ettikleri birahanelerden birine girdim.
Benim masama bakan,çok genç,güzel ve güler yüzlü bir kızdı.Ona bir şey içmesini önerdim,
hemen kabul etti.Karşıma oturdu ve hangi çeşit erkekle karşılaştığını bilmeden,alışkın
gözlerle bana baktı.Kumral ya da daha doğrusu hafif kumral,taze,taptaze,korsajın şişkin
kumaşı altında,tombulluğu ve pembeliği belli olan bir kızcağızdı.Bu çeşit yaratıklara söylenecek
budalaca ve zamparaca şeyler söyledim ve gerçekten de hoş bir şey olduğu için..hep
kırk yaşımın şerefine olarak...onu birlikte götürmek işi aklıma geldi.Bu,ne uzun ne güç oldu.
o şimdi özgürdü...Bana buna on beş gündür sahip olduğunu kendisi söyledi..Ve işi biter bitmez
önce Halles’de bir gece yemeğini kabul etti.
Benimle birlikte gelmek işinde atlatması korkusuyla-ne olabileceği,böyle birahanelere
kimlerin gelebileceği,bir kadının kafasında ne gibi rüzgarlar eseceği hiçbir zaman bilinmediği
için-orada bütün gece,onu bekleyip oturdum.
Ben de bir ya da iki aydan beri yalnızdım ve bu mini mini aşk acemisinin masadan masaya
gidişine bakarak,onunla bir süre birlikte yaşamaya girişmenin iyi olup olmayacağını kendi
kendime düşünüyordum.Bununla size Paris’te yaşayan erkeklerin yaşamlarındaki gündelik
sıradan olaylardan birini anlatmış oluyorum.
Bu üstünkörü açıklamalarımdan ötürü beni bağışlayın.Şairce sevmemiş olanlar,kadınlar
üstüne tıpkı kasap dükkanından bir kilo et alır gibi,etlerinin tazeliğinden başka bir şey
düşünmezler.
Onu,kendi evine götürdüm;çünkü kendi yatağıma saygım vardı.Burası beşinci katta,
temiz ve yoksul bir odaydı ve orada hoş iki saat geçirdim.Bu küçükte ender rastlanan
bir hoşluk ve incelik vardı.
Henüz yatakta olan kızdan izin alıp,ikinci bir buluşma günü saptadıktan sonra,ayrılmak
üzere,zorunlu olan hediyeyi bırakmak için ocağa doğru ilerledim,onun üstünde bir cam
altında bir saat,iki çiçek vazosu,bir tane çok eski,hani şu dagerotip denen cam üzerindeki
çeşitten olan iki fotoğraf gözüme ilişti.Rastgele o resme bakmak için eğildim,iyice görmek
için ,çok şaşkın bir halde kalakaldım...
Resim,benim resmim,benim ilk resimlerimdendi...ta Cartier Latin’de öğrenci olarak
yaşadığım sıralar çektirdiklerimden.
Daha yakından görmek için hemen kavradım.Hiç yanılmıyordum...
Ve olay bana o kadar beklenilmedik ve garip geldi ki gülmem tuttu.
Sordum:”Şu resimdeki bay kimdir?
Kadın karşılık verdi:”Kendisini görmediğim babam.Annem onu saklamamı,belki bir gün
işime yarayacağını söyleyerek bana verdi....”
Kadın tereddüt ediyordu,gülmeye koyuldu ve tekrar başladı:”Neye yarayacağını bilmem.
gelip beni tanıyacağını da aklıma getirmem.”
Kalbim,gemi azıya almış bir at gibi hızla çarpıyordu.Resmi ocağın üzerine koydum,onun
üstüne de,ne yaptığımın farkında olmadan,cebimdeki yüzer franklık iki kağıt parayı koydum ve
Yine görüşürüz...yine...görüşürüz.”diye bağırarak kaçtım.
Onun: “Salıya” dediğini işittim.Karanlık merdivendeydim,elimle yoklaya yoklaya indim.
Dışarı çıkınca,yağmur yağdığının farkına vardım ve hızlı hızlı sokağın birine dalarak
yürüdüm.
Önüme neresi çıkarsa,çılgın gibi dağınık zihinle aklımı başıma toplamak isteyerek
gidiyordum.Olur şey miydi?Evet,hemen aklıma bir kız geldi ki,ayrılığımızdan bir ay sonra
benden hamile olduğunu yazmıştı.Mektubu yırtmış ya da yakmıştım,bunu da unutmuşum.
küçüğün ocağı üstündeki fotoğrafı almalıydım.Ama onu tanıyabilir miydim?Bu ihtiyar bir
kadının fotoğrafı gibi geldi.
Rıhtıma çıkmıştım.Bir sıra buldum ve oturdum.Yağmur yağıyordu.Ara sıra,şemsiyeleria
altında insanlar geçiyordu.Yaşam bana iğrenç ve isyan ettirici,zorunlu ve zorunsuz başa
gelen,yoksulluklar,ayıplar,alçaklıklarla dolu geldi.Kızım! Belki de kendi kızıma sahip olmaktan
geliyordum...
Ve Paris,bu büyük Paris,abus,karanlık,çamurlu,hazin,siyah,şu kapalı evleriyle buna benzer
şeyler,zinalar,aile zinaları,ırzına geçilmiş çocuklar ile dolu idi....Köprülerin alçak iğrenç
insanlarla dolu olduğundan söz edildiğini hatırladım.
İstemeden, bilmeden ,bu aşağılık yaratıklardan daha beterini yapmıştım.Kızımın yatağına
girmiştim.
Az kalsın kendimi suya atacaktım.Deli olmuştum.Sabaha kadar başı boş gezdim,sonra
düşünmek için evime geldim.
Bana en akıllıca geleni yaptım:
Noterin birine bu çocuğu çağırmasını ve ondan, anasının “baba”diye kendisine bıraktığı
fotoğrafı ne gibi koşullarda terk ettiğini sormasını rica ettim.Bu işin bana bir dost
tarafından verildiğini söyledim.
Noter emirlerimi yerine getirdi.Kadın,ölüm yatağından ve adını bana söyledikleri
bir papazın önünde,kızına babası olduğunu söyleyerek bu resmi teslim etmişti.
O zaman,hep bu bilinmeyen dost adına olarak,servetimin yarısını,bu çocuğa verdim;
Sonra işimden istifa ettim ve işte bu durumdayım şimdi de..
Bu kıyı boyunca serseri serseri dolaşırken,bu tepeyi gördüm ve burada kaldım..Ne vakte kadar?
Bunu bilmiyorum.
Hakkımda ne düşünüyorsunuz? Yaptığıma ne dersiniz?
Ona elimi uzatarak dedim ki:
-Yapmak zorunda olduğunuzu yapmışsınız.Birçokları böyle iğrenç bir yazgıya daha
az önem verirlerdi.
Tekrar söze girişti:

Bunu biliyorum,ben,az kalsın çıldıracaktım.Hiçbir zaman aklıma getirmediğim kadar

Duygulu bir yüreğim varmış.Şimdi Paris’ten, imanlıların cehennemden korktukları gibi

Korkuyorum.Bir yumruk yedim,hani sokaktan geçen birinin kafasına düşen kiremit gibi,

Hepsi bu.Bir süreden beri daha iyiceyim.”

Münzevimi terk ettim.Hikayesiyle çok heyecanlanmıştım.
Onu iki kez daha gördüm,sonra kalkıp gittim,çünkü hiçbir zaman güneyde Mayıs sonundan
sonra kalmam.
Ertesi yıl tekrar geldiğimde adam Yılanlar Tepesi’nde yoktu ve ondan söz ediliğini de
hiç duymadım.
İşte benim Münzevimin hikayesi.

Münzevi: Arınmak,derinlemesine düşünmek(Tefekkür)Allah’a yaklaşmak,belli bir adağı
yerine getirmek gibi amaçlarla insanlardan ayrılarak,sakin bir yerde yalnız başına kalmakk
Remzi Kitabevi 1942

Türkçesi:Mustafa Nihat Özün

GİRDAP

GİRDAP
Humayun kendi kendine mırıldanıyordu:
Doğru mu acaba?...Mümkün mü acaba?...O kadar genç yaşta,orada Şah Abdulazim
mezarlığında,binlerce ölünün arasında,nemli ve soğuk toprağın altına yatmış!..Kefeni
tenine yapışmış! Artık ne baharın gelişini görür,ne güzün sonunu, ne de bugünkü gibi
boğucu ve gam dolu günleri!..Acaba gözünün parlaklığı ve sesinin ahengi tamamen,
kaybolmuş mudur? Halbuki o ne kadar güleçti! Ne esprili sözler ediyordu!..”
Hava kapalıydı.Camlar hafifçe buharlanmıştı.Çatıdan,üstü kar tutmuş komşu
evi görülüyordu.Kar tanecikleri ağır ağır ve düzenli olarak havada dönüyorlar ve saçaklara
konuşuyorlardı.Bacadan,gri gökyüzünde döne döne yükselip yavaş yavaş kaybolan koyu
bir duman çıkıyordu.
Humayun,genç karısı ve küçük kızı Homa sade döşenmiş odalarında sobanın
karşısına oturmuşlardı.Fakat her Cuma günü bu odada gülüş ve sevinç hakim olduğu
halde,bugün hepsi üzgün ve suskundu.Hatta meclisi şenlendiren küçük kızları bugün
taşbebeğini suratı asık bir şekilde yanına koymuş,şaşkın şaşkın dışarıya bakıyordu.
sanki o da ortada bir eksiklik olduğunu anlamıştı.O eksiklik,her zamanın tersine eve
gelmeyen amcası Behram’dı. Bu yüzden annesiyle babasının üzgün olduklarını hissediyordu.
Siyah giysi,uykusuzluktan al çanak kan oturmuş gözler ve havada dalgalanan sigara
dumanı.Bütün bunlar da onun düşüncesini teyit ediyordu.
Humayun, dalgın dalgın sobadaki ateşe bakıyordu ama aklı başka yerdeydi.
Elinde olmadan okuldaki kış günlerini hatırlamıştı.Bugünkü gibi yer bir karış kar tuttuğu
zaman,teneffüs zili çalınca o ve Behram önce davranırlardı.Böyle zamanlarda hep aynı
oyunu oynarlardı.Büyük bir yığın haline gelene kadar bir kartopunu yuvarlarlardı.
sonra çocuklar iki bölük olur,kar yığınını siper alarak kar topu oynamaya başlarlardı.
soğuğu hissetmeden,soğuktan acıyıp kızarmış ellerle birbirlerine kar topu atarlardı.
Yine bir gün oyun oynarlarken bir avuç sulu karı avcunda sıkıştırarak Behram’a atmış
ve alnını yarmıştı.Müdür muavini gelip avucuna birkaç defa sertçe sopa vurmuştu.
Belki de Behram’la dostluğu oracıkta başlamıştı ve son zamanlara kadar alnındaki yara
izini gördükçe avuçlarını hatırlıyordu. Geçen on sekiz yıl boyunca ruh ve düşünceleri
birbirine yaklaşmıştı.Öyle ki çok gizli düşünce ve duygularını bile birbirlerine açmadan
edemiyorlardı.İkisi de hemen hemen aynı düşünce ve ahlaka sahipti.Şimdiye kadar
aralarında en küçük bir görüş ayrılığı ya da dargınlık olmamıştı.
Ancak önceki gün sabahleyin Humayun dairede iken “Behram Mirza intihar etmiş”
diye telefon ettiler.Humayun hemen bir arabaya atlayıp Behram’ın yanına gitti.Üstüne
örtülmüş ve bir tarafı kan lekesi olmuş beyaz örtüyü yavaşça kaldırdı.Kanlı kirpikleri
yastığa akmış beyni,halıdaki kan lekeleri,yakınlarının feryat figanı onu şoka soktu.
Behram’ın toprağa verildiği gurup vaktine kadar tabutunun başından ayrılmadı.
Bir demet çiçek ısmarladı.Getirdiler.Çiçeği kabrinin üstüne koydu.Son defa vedalaştıktan
sonra yüreği kalkmış bir vaziyette eve döndü.Fakat o günden sonra bir dakika olsun
huzuru kalmamıştı.Gözüne uyku girmemiş,şakakları ağarmaya başlamıştı.Önünde
bir paket sigara duruyordu.Sigaranın birini yakıp birini söndürüyordu.
Humayun ilk kez ölüm ve mezar meselesi hakkında derin derin düşünüyordu.
Fakat bir türlü aklı almıyordu.Hiçbir inanç ve varsayım onu ikna edemiyordu.Şaşırıp
kalmıştı.Ne yapacağını bilmiyordu.Bazen kendisinde delilik halleri görülüyordu.
ne kadar unutmaya çalışsa da bir türlü unutamıyordu.Dostlukları okulda başlamış ve
senli benli olmuşlardı.Birbirinin sevinç ve üzüntülerine ortaktılar.Ne zaman dönüp de
Behram’ın resmine bakacak olsa bütün eski anılar gözünde canlanıyor,onu görüyordu.
sarı bıyığı,aralıklı gözleri,küçük ağzı,ince çenesi,yüksek sesle gülüşü ve boğazını
temizlemesi,hepsi gözünün önündeydi.Onun ölümüne ,hem de bu kadar ani ölümüne
bir türlü inanamıyordu.Behram onun için ne fedakarlıklarda bulunmamıştı ki...Göreve
gittiği üç yıl boyunca evinin bakımını Behram üstlenmişti.Karısı Bedri’ye göre evden
kuş sütünü bile eksik etmemişti.
Şimdi Humayun hayatın yükünü omuzlarında hissediyor ve geçip giden günlere
üzülüyordu.Çünkü büyük bir içtenlikle bu odada bir araya gelip tavla oynuyorlardı.
saatlerin nasıl geçtiğini anlamıyorlardı.Fakat her şeyden çok ona azap veren şey şu
düşünceydi:Onunla yürekleri bir,inançları bir olduğu halde,nasıl oldu da Behram
intihar kararını ona açmadı?Sebep neydi? Delirmiş miydi,ya da bir aile sırrı mı söz
konusuydu? İşte bunu kendine sorup duruyordu.Sonunda aklına bir şey gelmiş gibi
karısı Bedri’ye dönerek:
Sen ne dersin? Behram’ın bu işi niçin yaptığını biliyor musun?”diye sordu.
Dikiş dikmekle meşgul olan Bedri başını kaldırıp,bu soruyu beklemiyormuşçasına,
isteksizlikle:
Ben nereden bileyim? Sana söylememiş miydi?”dedi.
Hayır...Öyle sordum işte..Ben de buna şaşıyorum.Seyahatten döndüğümde değiştiğini
hissettim.Fakat bana bir şey demedi.Bu tutukluğunun idari işlerden dolayı olduğunu
sandım..Çünkü idari işler onu bezdiriyordu..Defalarca söylemişti bana...Ama hiçbir
konuyu benden saklamazdı...”
Allah rahmet eylesin.Ne kadar zinde ve neşeliydi! Ondan böyle bir şey beklenmezdi!”
Hayır, öyle görünüyordu...Kimi zaman çok değişiyordu..Çooook.Yalnız kaldığı zaman
bir gün odasına girdiğim zaman onu tanıyamadım.Başını ellerinin arasına almış düşünüyordu.Beni görür görmez afalladı.Beni yanıltmak için güldü ve her zamanki şakalarını yaptı.iyi bir oyuncuydu.”
Belki de sana söylerse,üzüleceğinden korktuğu bir şey vardı?Seni düşünmüştür.
Ama ne olursa olsun ,sen kadınsın ve çocuğun var.Yaşamak zorundasın. Ama o..”
İntiharın önemi yokmuş gibi başını anlamlı anlamlı salladı.Sessizlik yeniden
onları düşünceye itti.Fakat Humayun karısının sözlerini yapmacık ve geciştirmeye
yönelik olduğunu sezdi.Sekiz yıl önce kocasına tapan ve aşk hakkında güzel düşünceleri
olan bu kadının şimdi gözünün önünden perde kalkmışçasına Behram’ın anıları
karşısında teselli verişi Humayun’un ondan nefret etmesine neden oldu.Karısında bezdi.
Şimdi maddeci,akılcı,dünya malı ve düşüncesinde olan,üzülmek istemeyen bir kadındı.
ileri sürdüğü delil,Behram’ın karısı ve çocuğunun olmamasıydı.Ne tuhaf düşünce!
kendisini bu ortak zevkten mahrum ettiği için,onun ölümüne üzülmüyor.Acaba çocuğunun
dünyadaki değeri,arkadaşından daha mı fazla?Asla! Acaba Behram üzülmeye değmez
miydi?Dünyada onun gibi birini bulacak mıydı acaba?
O ölsün de şu doksa yaşındaki moruk Seyyid Hanım yaşasın! Bugün karda tipide
çınar dibinden bastonunu vura vura gelmişti ve ölü helvası yemek için Behram’ın
evini arıyordu.Bu Allah’ın işidir.Karısına kalırsa,normal.Günün birinde karısı Bedri’de
şu Seyyid Hanım gibi olacak.Daha şimdiden huyu,gözlerinin hali ve sesi değişti.
Sabah erkenden daireye giderken o uyuyor.Gözlerinin altı kırışmış,tazeliğini yitirmiş.
mutlaka Bedri’de ona karşı aynı duyguyu hissediyor olmalı.Kim bilir?Acaba kendisi de
değişmedi mi? O eski sevecen,itaatkar ve güzel Humayun mu?Acaba karısını aldatmamış mı?
Ama neden bu düşüncelere kapılmıştı?Uykusuzluktan mı,yoksa dostunun hüzünlü
anısından mıydı?
Bu sırada kapı açıldı ve dişiyle örtüsünün ucunu sıkıştırmış olan hizmetçi büyükçe,
parlak bir kağıt getirerek Humayun’a verdi ve dışarı çıktı.
Humayun zarfın üstündeki kısa ve kesik kesik yazıyı,Behram’ın el yazısını tanıdı.
aceleyle bir kenarından zarfı açtı ve içinden çıkan kağıdı okudu:
Şimdi 13 Mihr 1311.Gece yarısı saat bir buçuk.Ben Behram Mirza-yı Erjenpur
kendi rızamla bütün mal varlığımı Homa Mahaferid Hanıma bağışladım.BehramErjenpur”
Humayun bir kez daha hayretle mektubu okudu.Donup kaldı.Kağıt elinden düştü.
Göz ucuyla ona bakan Bedri sordu:
Kimin mektubuydu?”
Behram’ın”
Ne yazmış?”
Biliyor musun? Bütün mal varlığını Homa’ya bağışlamış!”
Ne ince adam!”
bu içtenlikle karşılık şaşkınlık ifadesi Humayun’un karısından daha da nefret etmesine
sebep oldu.Fakat elinde olmadan Behram’ın resmine gözü ilişti.Sonra dönüp Homa’ya
baktı.Ansızın aklına bir şey gelerek ürperdi.Sanki gözünün önünden bir perde daha
kalkmıştı.Kızı Homa tıpatıp Behram’a benziyordu.Ne kendisine ne de annesine çekmişti.
onlardan hiç birinin gözü siyah değildi.Küçük ağzı,ince çenesi,hemen hemen bütün
yüz hatları Behram’a benziyordu.
Şimdi Humayun,Behram’ın Homa’yı neden bu kadar sevdiğini ve ölmeden önce
bütün varlığını ona bağışladığını anlamıştı.Acaba o kadar sevdiği bu çocuk,karısıyla
Behram’ın yasak ilişkilerinin sonucu muydu? Hem de can dostu olan ve kendisine
son derece güvenilen bir arkadaşın! Karısı ,onun yokluğunda Behram’la sıkı fıkı olmuş
ve bütün bu süre zarfında onu aldatmış,rezil etmiş!Şimdi de,ölümünden sonra verilmek
üzere bu vasiyetnameyi,bu küfürü yazmış! Hayır,olanları kendisiyle bağdaştıramıyordu.
Bu düşünceler yıldırım hızıyla aklından geçti.Başağrısı tuttu,yanakları soğudu.Bedri’ye
alevli gözlerle bakarak:
Sen ne dersin ha? Niye yapmış Behram bu işi? Kız kardeşi,erkek kardeşi yok muydu”dedi.
Eskiden beri bu çocuğu severdi.Sen Bendergez’de iken Homa kızamık oldu.
Bu adam on gün on gece başucunda durdu.Allah rahmet eylesin.”
Humayun,sinirlenerek:
Hayır,bu kadar da basit değil..”dedi.
Nasıl bu kadar da basit değil? Herkes senin gibi üç yıl karısını çocuğunu bırakıp
gidecek kadar ilgisiz değildir.Hem suçlu hem de güçlü.Döndüğün vakit bir çorap bile
getirmedin bana.Çam sakızı çoban armağanı.Çocuğunu,seni sevdiği için sevdi.Yoksa
Homa’nın aşığı değildi.Bu çocuğu göz bebeğinden daha çok sevdiğini görmüyor muydun?”
Hayır,bana doğruyu söylemiyorsun.”
Ne söylememi istiyorsun? Anlamıyorum!”
Anlamazlıktan geliyorsun.”
Ne demek yani? Biri intihar etmiş,malını bağışlamış.Hesap mı vereceğim?”
Senin bilmen gerektiğini biliyorum.”
Bana bak.Kinayeli sözlere aklım ermez benim.Git tedavi ol.Aklın karışmış senin.
Benden ne istiyorsun?”
Bilmiyor muyum sanıyorsun?”
O halde neden soruyorsun bana?”
Humayun sabırsızlıkla bağırdı:
Yeter!yeter! Rezil ettin beni!”
Sonra Behram’ın vasiyetnamesini alıp buruşturdu ve sobaya attı.Vasiyetname
tutuşup kül oldu.
Bedri elindeki mor bezi fırlatıp kalktı ve :
Bana inat olsun diye mi yaptın bunu? Kendi çocuğuna reva görmüyor musun?”dedi.
Humayun kalktı.Masaya yaslanarak alaycı bir ifadeyle:
Benim çocuğum,benim çocuğum.Peki niçin Behram’a benziyor?”dedi.
dirseğiyle Behram’ın resminin bulunduğu işlemeli çerçeveye vurdu.Çerçeve yere düştü.
o ana kadar üzülen çocuk ağlamaya başladı.Bedri,rengi uçmuş bir halde ve tehditkar
bir sesle:
Maksadın ne senin?Ne demek istiyorsun?dedi.
Sekiz yıldır beni aldattığını ve rezil ettiğini söylemek istiyorum.Sekiz yıldır alda-
tıyordun beni,değil mi kadın?”
Bana mı,kızıma mı?”
Humayun sinirli bir gülüşle resim çerçevesini gösterdi ve nefes nefese:
Evet senin kızın...Senin kızın.Al da bak.Demek istiyorum ki,artık gözüm açıldı.Neden
bağışladığını,neden şefkatli bir baba olduğunu anladım.Ama sana göre sekiz yıldır...”
Sekiz yıldır senin evindeydim.Her türlü rezilliği çektim.Senin felaketine katlandım.
üç yıl yoktun,evine baktım.Sonra da Bendergez ‘de bir Rus yosmasına aşık olduğun
haberi geldi.Şimdi de bana bunu yapıyorsun.Bahane bulamıyor.”Çocuğum Behram’a
benziyor”diyorsun.Ama artık dayanamam.Bir dakika bile kalamam bu evde.Gel canım..
gel,gidelim.”
Homa korkuya kapılmış hali ve uçuk rengiyle titriyor,annesi ile babası arasındaki
bu tuhaf ve görülmemiş kavgayı seyrediyordu.Ağlayarak annesinin eteğini tuttu.İkisi
birlikte kapıya doğru gittiler.Bedri,kapının yanında,anahtar destesini cebinden çıkarıp
fırlattı.Anahtarlar Humayun’un ayağının önüne düştü.
Homa’nın ağlayışı ve ayak sesleri koridorda kesilmeye başladı.On dakika sonra
karda tipide onları götüren faytonun tekerleklerinin sesi duyuldu.Humayun hayretten
donup kalmıştı.Başını kaldırmaktan korkuyor,bu olayların doğru olduğuna inanmak
istemiyordu.Kendi kendine deli mi olduğunu ya da korkunç bir kabus mu gördüğünü
soruyordu.Fakat aşikar olan şey,bundan böyle bu ev ve hayatın onun için dayanılmaz
olmasıydı.Artık o kadar çok sevdiği kızı Homa’yı göremeyecek,onu öpüp okşayamaya-
caktı.Arkadaşının anısı kirlenmişti.Hepsinden kötüsü,karısı sekiz yıldır,tek dostu ile
ilişki kurmuş ve aile ocağını bulandırmıştı.Gizlice!habersizce! İkisi de iyi oyunculardı.
yalnız o aldanmış,ona gülmüşlerdi.Bütün hayatından nefret etti.Her şeyden,herkesten
bezmişti.Kendisini son derece yabancı ve yalnız hissetti.Uzak şehirlerden veya güney
limanlarından birine gidip hayatının kalan kısmını orada geçirmek ya da intihar etmekten
başka seçeneği yoktu.Hiç kimsenin görmeyeceği bir yere gitmek,kimsenin sesini duymamak
bir çukurda yatıp,bir daha uyanmamaktan başka yolu yoktu.Çünkü ilk kez,etrafında
bulunanlarla kendisi arasında şimdiye kadar fark etmediği korkunç bir uçurum
bulunduğunu anlamıştı.
Bir sigara yaktı.Odada uzunlamasına birkaç adım attı.Tekrar masaya yaslandı.
dışarıda düzenli,ağır ağır ve aldırmadan yağan kar taneleri,sanki gizemli bir musiki
ahengiyle havada dans ediyorlar ve saçaklara konuyorlardı.Gayri ihtiyari,anne ve
babasıyla birlikte Irak’taki köylerine gittikleri güzel ve zevkli günleri anımsadı.
gündüzleri tek başına ağaç gölgesi altında,yeşilliklerin arasına uzanıyordu.Şir Ali
orada çubuğunu yakıyor,dövene oturuyor,kırmızı başörtülü kızı saatlerce orada
babasını bekliyordu.Döven acı acı sesler çıkartarak altın buğday başaklarını ufalıyordu.
dürtlengeçin tesiriyle sırtları yara bere olan öküzler,uzun boynuzları ve geniş alınlarıyla
güneş batana kadar kendi çevrelerinde dönüyorlardı.Şimdi onun durumu da tıpkı o
öküzlerin ki gibiydi.Bu hayvanların ne hissettiklerini biliyordu artık.O da hayatı boyunca
gözü bağlı olarak kendi çevresinde dolanıp durmuştu.Dolap beygiri gibi o harman
döven öküzler gibi.Saatlerce küçük gümrük odasında masa başında oturup,sürekli aynı
kağıtları karaladığını anımsadı.Bazen iş arkadaşına bakıp esniyor,tekrar kalemi alıp
kendi sütununa aynı numaraları yazıyor,karşılaştırıyor,topluyor,defterleri altüst ediyordu.
fakat o zaman içini ferahlatan bir şey vardı.Gözü,fikri,gençliği,kuvveti parça parça
çözülse de,Behram’ı kızı ve karısını karşısında güleryüzle gördüğü akşam,bütün
yorgunluğu çıkıp gidiyordu.Ama şimdi her üçünden de bezmişti.Üçü birlikte onu
bu günlere getirmişti.
Ani bir karar vermiş gibi,gidip çalışma masasının başına oturdu.Masanın gözünü
çekti.Her zaman yanında taşıdığı küçük tabancayı çıkardı.Kontrol etti.Mermiler yerin-
de idi.Soğuk ve siyah namlusuna baktı.Yavaşça şakağına dayadı.Fakat Behram’ın
kanlı yüzünü hatırlayınca tabancayı pantolonunun cebine koydu.Tekrar kalktı.
koridorda paltosunu ve kaloşunu giydi.Şemsiyesini de alıp evden çıktı.Sokak tenhaydı.
kar tanecikleri havada yavaş yavaş dönüyordu.Nereye gittiğini bilmeden yola koyuldu.
sadece,evinden bu korkunç olaylardan kaçıp uzaklaşmak istiyordu.
Soğuk,beyaz ve iç kapayıcı bir caddeye çıktı.Araba tekerleklerinin izi alçak ve
yüksek yarıklar açmıştı.Ağır ve uzun adımlar atıyordu.Yanından bir otomobil geçti ve
caddenin sulu ve çamurlu karlarını üzerine sıçrattı.Durup elbisesine baktı.Çamura
bulanmıştı.Sanki onu teselli ediyor gibiydi.Yolda kibrit satan küçük bir erkek çocuğuna
rastladı.Seslendi ona.Bir kutu kibrit aldı.Fakat çocuğun yüzüne bakınca,siyah gözleri,
küçük dudağı ve sarı bıyıkları olduğunu gördü.Behram’ı anımsadı.Titremeye başladı
ve yola devam etti.Birden bir dükkan vitrininin önünde durdu.Yaklaşıp alnını soğuk
cama yapıştırdı.Neredeyse şapkası düşecekti.Vitrinde oyuncaklar sergilenmişti.Buharla
üstü temizlensin diye paltosunun eteğini vitrin camına sürüyordu,ama boşunaydı.
tam önünde pembe yüzü ve mavi gözleriyle büyük bir bebek duruyor ve gülümsüyordu.
bir süre dikkatle baktı ona.Bu bebek Homa’nın olsaydı,onu ne kadar mutlu ederdi.
Mağaza sahibi kapıyı açtı.O tekrar yoluna devam etti.İki sokaktan daha geçti.Yolu
üzerinde,önünde sepetiyle bir tavukçu oturmuştu.Sepete ayakları birbirine bağlanmış
üç tavukla bir horoz konulmuştu.Kızarmış ayakları soğuktan titriyordu.Önündeki
kar üstüne kan damlaları düşmüştü.Biraz daha uzakta,bir evin girişinde,parçalanmış
gömleğinden kolları çıkmış kel bir oğlan çocuğu oturmaktaydı.
Mahalle ve yolunu bilmeden bunların tümünü farketti.Yağan karı hissetmiyordu.
eline aldığı şemsiye öylece kapalı duruyordu.Başka bir tenha sokağa girip,bir evin
yüksekçe olan sekisine oturdu.Kar yağışı daha da hızlanmıştı.Şemsiyesini açtı.Çok
yorulmuştu.Başı ağırlaşıyordu.Gözleri yavaş yavaş kapandı.
Yoldan geçen birinin sesi onu kendine getirdi.Kalktı.Hava kararmıştı.Günlük
olayların hepsini hatırladı.Aynı şekilde,o evin girişinde gördüğü,parçalanmış
gömleğinden kolu çıkan kel çocuğu,sepette soğuktan titreyen tavukların ıslak ve
kırmızı ayaklarını ve kar üzerine damlamış kanı anımsadı.Biraz açlık duydu.Bir tatlıcı
dükkanından tatlı ekmek satın aldı.Yolda yerken,bilinçsizce,gölge gibi sokakta dola-
şıyordu.
Eve girdiğinde gece yarısını iki saat geçmişti.Bir koltuğa attı kendini.Bir saat
sonra soğuğun şiddetinden uyandı.Elbisesiyle yatağa girip yorganı başına çekti.
rüyasında,aynı odada o kibrit satan çocuk siyah bir elbise giymiş ve üstünde mavi
gözlü gülümseyen bebeğin durduğu masaya oturmuştu.Onun önünde elleri göğüslerinde
üç kişi duruyordu.Kızı Homa içeri girdi.Elinde bir mum vardı.Onun ardısıra,beyaz
yüzünde kanlı beyaz örtü bulunan bir adam girdi.Yaklaştı,kibritli çocukla Homa’nın
elini tuttu.Kapıdan çıkmak istediği sırada,ona doğru çevrilmiş tabancalar tutan iki el
perde arkasından çıktı.Humayun korkarak,baş ağrısıyla birlikte uykusundan sıçradı.
İki hafta boyunca yaşantısı böyle geçti.Gündüzleri daireye gidiyor,geceleri yatmak
için eve çok geç dönüyordu.Bazen ikindi vakitleri,nasıl olup da yolunun,Homa’nın
okuduğu kızlar okulunun yakınından geçtiğini bilmiyordu.Ders bitince duvarın köşe-
sine saklanıyor,kayınpederinin evindeki hizmetçisi Meşedi Ali’nin onu görmesinden
korkuyordu.Çocuklara bir bir dikkat ediyor,ama aralarında kızı Homa’yı göremiyordu.
sonunda tayin isteği kabul olundu ve kendisine Kirmanşah gümrüğüne gitmesi tebliğ
edildi.
Humayun hareket gününden önce bütün işlerini yoluna koydu.Hatta otogara gidip
bilet bile aldı.Gar görevlisinin ısrarına rağmen,bavullarını kapatmadığı için,o gün
akşamüzeri gidecekken ,ertesi sabaha Kirmanşah’a hareket etmeye karar verdi.
Evine girince dosdoğru çalışma masasının bulunduğu mütevazi odaya gitti.Oda
dökülüp saçılmış,sobanın önüne soğuk küller dökülmüştü.İpekli mor kumaş ile
Behram’ın vasiyetnamesinin bulunduğu zarfı masanın üstüne koymuşlardı.Zarfı alıp
ortadan yırttı.Fakat arasında, o gün aceleyle farkına varmadığı,yazılı küçük bir kağıt
parçası gördü.Parçaları masanın üzerinde yanyana koyduktan sonra şöyle okudu:
Bu kağıt mutlaka ölümümden sonra eline geçecek.Bu ani kararımdan dolayı şaşıra
cağını biliyorum.Çünkü sana danışmadan hiçbir iş yapmazdım.Fakat aramızda gizli
bir şey kalmaması için itiraf ediyorum.Ben karın Bedri’yi sevdim.Dört yıldır kendimle
mücadele ediyordum.Sonunda galip geldim ve sana hiyanet etmemiş olmak için içimde
uyananan devi öldürdüm.Homa hanıma naçiz bir hediye veriyorum.Umarım kabul
olur.Kurbanın Behram.”
Humayun bir süre şaşkın, şaşkın odanın çevresine bakındı.Artık Homa’nın
kendi çocuğu olduğundan şüphesi yoktu.Homa’yı görmeden gidebilir miydi? Kağıdı
iki kere,üç kere okudu.Cebine koyup evden çıktı.Yol üstündeki oyuncakçıya girdi ve
beklemeden pembe yüzlü,mavi gözlü büyük bebeği satın aldı.Kayınpederinin evine
gitti.Kapıyı çaldı.Hizmetçileri Meşedi Ali,Humayun’u görür görmez yaşlı gözlerle:
Bey,başım nerelere vurayım? Homa Hanım!” dedi.
Ne oldu?”
Bey,bilmiyorsunuz.Homa Hanım sizin ayrılığınızdan dolayı ne kadar zayıfladı,
ne kadar halsizleşti.Her gün okula götürüyordum.Cumartesi günüydü.Beş gün önce
ikindi üzeri okuldan kaçtı.”Babacığımı görmeye gidiyorum”demişti.O kadar telaşlan
dık ki.Muhammed size söylemedi mi? Karakola telefon ettik.Tekrar evinize geldim.”
Ne diyorsun? Ne oldu?”
Hiç.bey.Geceleyin onu eve getirdiler.Yolunu kaybetmiş.Soğuktan donmuş.Öldüğü
ana kadar hep sizi istedi.Dün onu Şah Abdulazim’e götürdük.Behram Mirza’nın
kabri yanında toprağa verdik!”
Humayun dikkatli dikkatli Meşedi’ye bakıyordu.Buraya gelince bebek kutusu
kolunun altından düştü.Sonra deliler gibi paltosunun yakasını kaldırarak uzun adımlarla
garaja doğru gitti.Artık bavulunu kapamaktan vazgeçti.İkindi arabasıyla en kısa
zamanda hareket edebilecekti.
Yapı Kredi Yay. İran ve Afgan Hik.Antolojisi

Sadık Hidayet     

BİR GENÇ KIZIN GÜNLÜĞÜNDEN

Doğan Kitap
BİR GENÇ KIZIN GÜNLÜĞÜNDEN
13 Ekim:
Sonunda benim sokağımda da bir şeyler oluyor!Dışarı bakıyorum ve
Gözlerime inanamıyorum.Boylu poslu,kumral koyu renkli bir adam,ateş saçan gözleriyle
Penceremin altını arşınlıyor. Bıyığı çok güzel! Orada volta atmaya başlayalı beş gün
Oldu. Sabahın erken saatlerinden gecenin geç saatlerine dek bir aşağı,bir yukarı yürüyüp
Duruyor. Sürekli de bizim pencereye bakmakta! Farkına varmamış gibi yapıyorum.
15 Ekim:
Sabahın ilk saatlerinden beri sağanak yağmur yağıyor ve zavallı adam hala
Bir aşağı bir yukarı yürümekte. Ödül olarak ona göz kırpıştırıp,bir öpücük yolladım.
Pek hoş bir gülümsemeyle karşılık verdi. Kim bu adam? Kız kardeşim Varya, onun
Kendisine aşık olduğunu,bu yüzden orada yağmurun altında durduğunu söylüyor.
Ne saf! Esmer bir adam esmer bir kıza aşık olur muymuş hiç? Annem bizi üstümüze
Daha gösterişli bir şeyler giyip,pencerenin önünde oturmaya yolladı.”Dolandırıcı filan
Da olabilir ama hiç belli olmaz,belki de saygın bir beyefendidir”dedi.Bir dolandırıcı!
Quel...Anne,ne komik kadınsın !
16 Ekim:
Varya,yaşamını mahvettiğimi söylüyor.Sanki onu değil de, beni sevmesinin
Suçlusu benim! Kaldırıma kastım olmadan bir kağıt düşürdüm.Yaramaz adam koluna
Tebeşirle”Sonra” yazdı.Ardında da bir ileri,bir geri yürüyerek,karşıdaki parmaklıklara
Tebeşirle,”Evet,buluşalım”yazıp,çabucak siliverdi!yüreğim neden böyle çarpıyor ki?
17 Ekim:
Varya,denen nefretlik,aşağılık,kıskanç canavar göğsüme dirseği ile vurdu!
Adam bugün bir polisi durdurdu ve onunla uzun uzadıya bir şeyler konuştular.Bir yanda da
Bizim pencereyi gösteriyordu.İşler iyice karmaşılaştı! Ona rüşvet veriyor olmalı....
Ah siz erkekler! Zorbasınız,despotsunuz ama yine de ne kurnaz,ne harika yaratıklarsınız!
18 Ekim:
Uzun bir ayrılıktan sonra kardeşim Sergey bu gece eve döndü.Henüz
Uzanmaya vakit bulamamıştı ki,onu karakola çağırdılar.
19 Ekim:
Böcek!Canavar! On iki gündür,zimmetine para geçiren kardeşim Sergey’i
Yakalamaya çalıştığı ortaya çıktı.
Bugün kapının üstüne”Artık özgürüm,buluşabiliriz!” yazdı.Domuz! ona dilimi çıkardım.
ÇEHOV
Çev:Füsun Elioğlu

Yapı Kredi Yayınları