30 Haziran 2015 Salı

GÜNEYLİ ADAM

GÜNEYLİ ADAM
Saat altıya geliyordu.Gidip bir bira aldım ve yüzme havuzunun oradaki bir şezlonga
oturup şöyle biraz akşam güneşi alayım dedi.
Bara gidip birayı alarak bahçeyi geçip havuza gittim.
çimenleri,açalya tarhları ve uzun hindistancevizi ağaçlarıyla güzel bir bahçeydi.
Hindastancevizi ağaçlarının tepelerini uçururcasına esen sert rüzgar,yaprakları sanki
tutuşuyormuş gibi çatırdatıyor ve ıslık sesleri çıkarıyordu.
Havuzun çevresinde bir sürü şezlong ile beyaz masalar ve cart renkli kocaman şemsiyeler vardı.Güneş yanığı erkekler ile kadınlar mayolarıyla oturuyordu.Havuzun içinde üç dört kız ile hemen hemen bir düzine oğlan,suları etrafa sıçratıp bağıra çağıra kocaman lastik bir topu birbirlerine atıyordu.
Onları ayakta bir süre seyrettim.Kızlar oteldeki İngiliz kızlardı.Oğlanları tanımıyordum
ama aksanları Amerikalıya benziyordu. O sabah limana girmiş olan Amerikan Deniz Harp
Okulu öğrencileri olsa gerekti.
Gidip dört şezlongun da boş olduğu yerdeki sarı bir şemsiyenin altına oturdum.Biramı
bardağa boşaltıp bir sigara yakarak rahatça geriye yaslandım.
Güneşte sigara ve birayla oturmak pek keyifliydi.Ayrıca oturup etrafa yeşil suları
sıçratarak havuzun içinde oynaşanları seyretmek de hoşuma gitmişti.Amerikan denizciler
İngiliz kızlarla bayağı yakınlık kurmuşlar,suyun altına dalarak kızları bacaklarından tutup
devirme safhasına kadar gelmişlerdi.
Tam o sırada, havuzun etrafında pire gibi canlı adımlarla dolaşan ufak tefek yaşlıca
bir adam dikkatimi çekti.Tertemiz beyaz bir takım elbise giyinmişti.Küçük küçük adımlarla
zıplayarak yürüyor ve her adımda parmak uçlarının üstüne yükseliyordu.Başında kocaman
krem rengi panama bir şapka,sıçraya sıçraya havuzun kenarına gelip insanlara ve şezlonglara baktı.
Yanımda durdu ve gayrımuntazam,hafifçe kararmış iki sıra küçük dişini göstererek
gülümsedi.Ben de gülümsedim.
-Özüğ pağdon,oturabiliğ miyim buğaya?
  • Elbette, dedim, buyurun.
Güvenli olup olmadığını incelemk için eğilip sandalyelerin arkalarını yokladı.Sonra oturup
bacak bacak üstüne attı.Beyaz güderi ayakkabılarının tüm yüzeyi,ayaklarının havalanması
için delik delikti.
-Güzel biğ akşam,dedi.Jamaika’da bütün akşamlağ güzelçAksanının İtalyan mı,yoksa
İspanyol mu olduğunu anlayamadım ama,Güney Amerika’nın bir yerinden olduğuna anlayamadım ama,Güney Amerika’nın bir yerinden olduğuna oldukça emin oldum.Yakından bakılınca yaşlıydı da.Muhtemelen altmış sekiz-yetmiş civarında.
-Evet,dedim.Burası harikulade değil mi?
- Peki şoğabili miyim ki,şunlağ kim? Bunlağ otel misafiri değilleğ.Havuzun içindeki
gençleri gösteriyordu.
  • Sanıyorum Amerikalı denizciler, dedim. Uygulamalı eğitim yapan Amerikalı denizciler.
  • Ameğikan olduklağına şüpe yok tabii.Dünyada başka kim bu kadağ güğültü yapacak?
  • Biz Amerikalı değiliz.
  • Siz Ameğikan değil,hayığ mı?
  • Hayır,dedim,değilim.
Amerikalı denizci öğrencilerinden birisi birdenbire önümüzde durdu.Havuzdan çıkmış,
üstünden sular damlıyordu ve yanında da İngiliz kızlardan birisi vardı.
  • Bu şezlonglarda oturan var mı? Diye sordu.
  • Hayır,diye cevap verdim.
  • Sakıncası yoksa oturabilir miyim?
  • Buyurun.
  • Teşekkürler,dedi.Elinde bir havlu vardı.Oturunca havluyu açtı ve ortaya bir paket
sigara ile bir çakmak çıkardı.Kıza sigara ikram etti,kız geri çevirdi,sonra bana ikram edince
ben bir tane aldım.Küçük adam,”Teşekküğ edeğim hayığ,ama been puğo içeyim.”Timsah
derisinden bir kutu çıkardı ve bir pura aldı.Sonra ucunda küçük bir makas olan bir çakıyla
puronun ucunu kesti.
  • İzin verirseniz yakayım,dedi Amerikalı çocuk,çakmağını uzatarak.
  • O bu ğüzgağda çalışmaz.
  • Kesinlikle çalışır.Her zaman çalışır.
Küçük adam yanmamış purosunu ağzından çıkardı ve başını kaldırıp çocuğa baktı.
  • Heğ jaman mı? Dedi, ağır ağır.
  • Tabii ki,hiç yanmamazlık etmez.Hele benim elimde hiç aksamaz zaten.
ufak adam kafasını kaldırmış hala çocuğu seyrediyordu.”İyi iyi.O jaman.Şen diyoğsun ki
bu ünlü çakmak,hiçbiğ jaman çakmamajlık etmej.Şöğlediğin bu,değil mi?
  • Kesinlikle,dedi çocuk,tastamam doğru.Uzun çilli yüzü ve kuş gagası gibi sivri
burnuyla on dokuz yirmi yaşlarında bir çocuktu. Henüz bronzlaşmamış açık kızılımsı tüylü
göğsü de çilliydi.Ateşleme çarkını çevirmek üzere hazır vaziyette çakmağı sağ elinde
tutuyordu.”Her zaman yanar” derken küçük övüncünü kasten abarttığı için şimdi gülümsüyordu.
Her zaman yandığını size kanıtlarım.”
-Biğ dakka lütfen.Küçük adam puroyu tuttuğu elini,trafiği durduruyormuş gibi avucunu
dışa dönük kaldırdı.Biğ dakkacık duğ şimdi.Garip bir şekilde yumuşak ve perdesiz bir sesi
vardı.Çocuktan gözünü ayırmıyordu.
  • Ufak biğ bahşe vağ mışın? Çocuğa gülümsüyordu.Şenin çakmağın yanıp yanmayacağına
ufak biğ bahşe vağ mışın?
  • Elbette,girerim,dedi çocuk.Niye olmasın?
  • Bahişten hoşlanıyoğsun?
  • Elbette,ben her zaman bahse girerim.
Adam durdu ve purosunu inceledi.Davranış biçiminden pek hoşlanmadığımı belirtmeliyim.
Çocuğu mahcup edip bundan bir şey çıkarmaya çalıştığı ortadaydı.Ek olarak kendine ait
kişisel küçük bir sırrın ona haz verdiği duygusuna da kapıldım.
Çocuğa tekrar baktı ve yavaş yavaş,”Ben bahşi şeveğim”dedi,”bij giğmiyelim mi niye
iyi biğ bahşe? Şööle büyük.”
-Durun bir dakika,dedi çocuk.Ben öyle büyük bir bahse giremem.Fakat bir çeyreğine
olur.Hatta bir dolarına,yahut da bunun biraz üzerine..şiline belki.
Küçük adam elini salladı tekrar.”Dinle beni.Şimdi biğaj eğlenelim.Bahşe giğeğij.Şonğa
oteldeki odama çıkağıj,rüjgağ yoktuğ oğda ve şen şu meşhuğ çakmakla hiç atlama yapmadan on keğe yakamaşsın.Bahşimij bu.
  • Ben de yakabileceğim üzerine giriyorum,dedi çocuk.
  • Tamam. İyi.Bahse giğdik,eveet?
  • Elbette.Bir papel koyuyorum.
  • Yo yo,sana çok iyi biğ bahiş yapıcam.Ben zengin adamım,hem de kumağbajım.Dinle
beni.Vağ benim ağabam otelin dışağışında. Çok iyi ağaba.Amerikan ağabası,şenin memleketten,Cadillac...
  • Hey dur bakalım biraz,dedi çocuk,şezlongda geriye yatıp kahkahalarla güldü.Ben
öyle bir malın karşılığını koyamam.Bu çılgınlık.
  • Hiç de değil çılgınlık.Çakmağın on keğe başağıyla çakağşa Cadillac senin.Bu Cadillac şenin olsun isteğşin,eveet?
  • Elbette bir Cadillac’ım olsun isterim,dedi çocuk,hala sırıtarak.
  • Pekala.İyi.Bahşe giğiyoruj,ben Cadillac’ımı koyuyoğum.
  • Peki ben ne koyacağım?
Küçük adam hala yakılmamış purosunun üzerindeki kırmızı bantı dikkatle çıkardı.”Hiç
iştemem doştum,altından kalkamayacağın biğ şeyi oğtaya koymanı.Anlıyoğşun?”
  • Ne koyacağım öyleyse?
  • Şenin için biğ kolaylık yapajağım,eveet?
  • Olur, yap bakalım.
  • Kaybetmeği kaldığabileceğin küçük biğ şey.Onu kaybedecek olşan,kendini çok da
kötü hişşetmeşsin.Tamam?
  • Mesela ne?
  • Meşela,şol elinin şu serçe parmağı.
  • Benim neyim? Çocuk sırıtmaya bıraktı.
  • Evet.Neden olmaşın ki? Şen kajanığşan ağabayı alığşın.Kaybedeğşen pağmağı
ben alığım.
  • Anlayamıyorum.Parmağı almakla ne demek istiyorsunuz?
  • Onu keşip alacağım.
  • Haydaa! Bu çok çılgınca bir bahis.Benim koyup koyacağım ancak bir dolardır.
küçük adam arkasına dayandı.Ellerini uzatıp avuçlarını açtı ve aşağılayıcı bir tavırla hafifçe
omuz silkti.”Pekala,pekala,pekala,”dedi.”Anlamıyoğum.Şen çakmağın çaktığını şöylüyoğ
Ama bahşe giğmiyoğ.Öyleyse unutalım gitşin eveet?”
Çocuk havuzda yüzenlere bir süre gözünü dikip sessizce oturdu.Sonra birden sigarasını
yakmamış olduğunu hatırladı.Sigarayı dudaklarının arasına koyup elini rüzgara karşı siper
ederek çakmağı çaktı.Fitil tutuştu,küçük,sabit ve sarı bir alev göründü.Ellerini tutuş
şeklinden ötürü rüzgar aleve ulaşamamıştı.
-Ben de yakabilir miyim? Dedim.
  • Tanrım,affedersiniz.Sizin ateşiniz olmadığını unuttum.
Çakmak için elimi uzattım,ama o yerinden kalkıp benimkini yakmak için yanıma geldi.
  • Teşekkür ederim,dedim.Çocuk yerine döndü.
  • Zamanınız iyi geçiyor mu? Diye sordum.
  • İyi, diye cevap verdi çocuk.Burası güzel bir yer.
sonra sessizlik oldu.Saçma sapan teklifiyle küçük adamın çocuğu tedirgin etmekle başarılı
olduğunu görebiliyordum.Çocuk yerinde son derece sakin oturuyor ve içinde küçük bir
gerilimin oluşmaya başladığı belli oluyordu.Derken yerinden kalkar gibi yaptı,göğsünü
ovuşturdu,ensesine vurdu ve sonunda her iki elini de dizlerine koyup parmaklarıyla
dizkapaklarına tıp tıp tıp vurmaya başladı.Biraz sonra da ayağının biriyle tık tık vurmaya
başladı.
-Şu sizin bahsinizi tam olarak öğreneyim,dedi sonunda. Odanıza çıkacağımızı ve bu
çakmak on kez çakarsa bir Cadillac kazanacağımı söylüyorsunuz.Bir kez bile çakmayacak
olursa,o zaman ceza olarak sol elimin serçe parmağını kaybedeceğim.Doğru mu?
  • Tamamen.İşte bahiş bu.Ama şen galiba koğkuyoğşun.
  • Kaybedecek olursam ne yapacağız.Onu kesmeniz için parmağımı uzatmam mı
gerekecek?
-Ah hayığ! İyi olmaj bu.Ujatmayı iştemeyebiliğşin.Yapacağım şey,bij işe başlamadan
öne elleğinin biğişini maşaya bağlamak olacak.Ben elimde bir bıçakla,çakmağın çakmadığı
anda keşmek için oğada duğacağım.
-Cadillac kaç model?”
-Öjüğ pağdon.Anlamıyoğum.
-Hangi yıl...Cadillac kaç yaşında?
  • Ha! Kaç yaşında? Eveet,bu yılın.Yeni biğ araba.Fakat göğüyoğum ki sen bahiş adamı
değilşin.Ameğikanlağ hiç giğemejleğ bahşe.
Çocuk yalnızca bir an durakladı ve önce İngiliz kıza,sonra da bana bir göz attı.”Evet”
dedi sertçe.”Sizinle bahse gireceğim.”
İyi! Küçük adam ellerini bir kez sessizce birleştirdi.Güjel,dedi,şimdi başlıyoğuj.
Ve şij efendim,diye bana döndü,belki şij uygunşunujduğ..ne deniğ ona..hakemlik yapmaya.
Minicik parlak gözbebekleri ve soluk,nerdeyse renksiz gözleri vardı.
-Şey,dedim.Bence delice bir bahis bu.Bunu yapmayı pek isteyeceğimi sanmıyorum.
-Ben de yapmam,dedi İngiliz kız.Kız ilk kez konuşmuştu.Bana göre aptalca,saçma bir
bahis.
-Kaybedecek olursa,bu çocuğun parmağını kesme konusunda ciddi misiniz? Diye sordum.
-Elbette ciddiyim.Kajanığşa Cadillac’ı veğmekte de ciddiyim.Gelin şimdi. Benim odama
çıkıyoj.
Ayağa kalktı.”Üştünüje biğ şey giymek isteğşinij önce?”diye sordu küçük adam.
-Hayır,diye cevap verdi çocuk,böyle geleceğim.Sonra bana dönerek,Eğer bizimle gelip
hakemlik yaparsanız bana iyilik yapmış olursunuz,dedi.
-Sen de,dedi kıza.Gel ve izle.
Küçük adam bahçeden otele giden yolda önden gidiyordu.Şimdi canlı ve heyecanlıydı.
Bu da onu yol boyu yürürken parmak uçlarında eskisinden daha da fazla sıçratır olmuştu sanki.
-Ek binada kalıyoğum ben,dedi.Önce ağaba göğmek isterşiin?
hemen şuğda.
Otelin önündeki yolu görebileceğimiz yere götürdü bizi ve durup biraz ötede park
edilmiş pırıl pırıl açık yeşil renkli Cadillac’ı eliyle işaret etti.
  • İşte şuğda.Yeşil olanı.Beğendiin?
  • Şey,güzel bir araba,dedi çocuk.
  • Pekala.Şimdi yukağı çıkıp kajanabilecek mişin bakalım.
ek binaya giren küçük adamı takip etttik ve merdivenle bir kat yukarı çıktık.Kapısını
kilitlememişti ve biz hep beraber geniş,çift yatak odalı hoş bir suite girdik.Yataklardan
birinin ayak ucunda bir kadının sabahlığı duruyordu.
  • Önce,dedi adam,biğaj mağtini içelim.
İçkiler ötedeki köşede,küçük bir masanın üzerinde duruyordu.Bütün malzeme hazırdı;
bir sürü bardak,buz ve karıştırıcı kap.Martiniyi yapmaya başladı.Bu arada da zili çalmıştı
kapı vuruldu ve zenci bir hizmetçi kız içeri girdi.
Ah!dedi,cebinden bir cüzdan çıkarmak için cin şişesini elinden bıraktı ve cüzdandan
bir poundluk banknot çekti.Şimde benim için biğ şey yapacakşın,lütfen,diyerek pound’u
hizmetçiye verdi.
-Bunu al,dedi.Bij şimdi buğada küçük biğ oyun oynayacağıj.Şimdi gidip bana iki, hayır
üç şey bulmanı istiyoğum şenden.Biğkaç çivi,biğ çekiç,biğ bıçak,mutfaktan ödünç alabile-
ceğin bir kaşap bıçağı.Alabiliğsin,eveet?
-Kasap bıçağı!Hizmetçinin gözleri faltaşı gibi açıldı,ellerini önünde kavuşturdu.Gerçek
bir kasap bıçağı mı demek istiyorsunuz?
  • Evet,evet,elbette.Hadi şimdi lütfen.Bunları benim için bulabiliğşin,mutlaka.
  • Evet, efendim.Deneyeyim efendim.Onları mutlaka bulmaya çalışacağım.Ve sonra
kız gitti.
Adam aramızda dolaşarak martinileri eliyle ikram etti.Bizler ve çilli yüzlü,gaga burunlu,
solmuş kahverengi mayosu dışında çıplak olan çocuk,ayakta içkilerimizi yudumladık.İri
kemikli,sarı saçlı İngiliz kızın üzerinde açık mavi renkli bir mayo vardı.Bardağının üzerinden
sürekli çocuğu izliyordu.Renksiz güzlü küçük adam lekesiz beyaz takım elbisesiyle orada
durmuş bir yandan martinisini yudumluyor,bir yandan da açık mavi mayolu kıza bakıyordu.
bütün bunlara ne anlam vereceğimi bilemiyordum.Adam bahis konusunda da,parmak kesme
işinde de ciddiye benziyordu.Fakat lanet olsun,ya çocuk kaybederse?O zaman çocuğu,
kazanmamış olduğu Cadillac’la acele hastaneye yetiştirmemiz gerekecekti.Bu çok hoş
olacaktı doğrusu.Şu anda yapılacak daha iyi bir şey olamaz mıydı?Ama görebildiğim
kadarıyla bu lanet,aptalca ve lüzumsuz şey olacaktı.
  • Bu bahsin aptalca olduğunu düşünmüyor musunuz? Dedim.
  • İyi bir bahis olduğunu düşünüyorum,diye cevap verdi çocuk.
Büyük bir martiniyle kafayı bulmuştu bile.
  • Ben bunun aptalca,saçma bir bahis olduğunu düşünüyorum,dedi kız.Kaybedersen ne olacak?
  • Önemi olmayacak.Düşün bir kez.Sol elimdeki küçük parmağın hayatımda hiçbir faydası olduğunu hatırlamıyorum.İşte bak.Çocuk küçük parmağını kapattı.Bak işte.Şimdiye kadar hiçbir işime yaramadı.Peki şimdi neden onu ortaya koymayayım?Bence iyi bir bahis.
Küçük adam gülümsedi ve karıştırma kabını alıp kadehlerimizi tekrar doldurdu.
-Başlamadan önce,dedi adam,ağaba anahtağını şeye..hakeme takdim edeyim.Cebinden
bir araba anahtarı çıkarıp bana verdi.Kaatlağ,dedi ağaba sahiplik kaatlağı vesigoğta kaadı
toğpidoda.
Derken zenci hizmetçi tekrar içeri girdi.Bir elinde kasapların kemik doğramak içink
kullandıkları cinsten küçük bir bıçak ve öbür elinde de bir çekiç ile bir torba çivi vardı.
-Güzel! Hepsini aldın.Teşekküğ.Teşekküğ.Teşekküğ.Gidebiliğşin şimdi.Hizmetçi
kapıyı kapatıncaya kadar bekledi,sonra araç gereci yatağın birinin üzerine koyup,Hazığız
ağtık,eveet?diye sordu.Çocuğa daa,bana yağdım et lütfen,şu masa için.Dışa çekeceğiz
biğazcık.
Yaklaşık bir yirmiye doksan boyutlarında dikdörtgen,sade,alışılmış cinsten bir otel
yazı masasıydı.Üzerinde kurutma kağıdı,mürekkep,kalem ve kağıt vardı.Masayı duvardan
uzaklaştırıp odanın ortasına doğru taşıdılar ve üzerindeki yazı takımını kaldırdılar.
-Şimde,dedi küçük adam,biğ sandalye.Bir sandalye alıp masanın yanına yerleştirdi.
Bir çocuk partisinde oyun düzenleyen bir insan gibi son derece çevik ve canlıydı,Çivileğ
çivileği maşaya çakmam lajım,dedi.Gidip çivileri getirdi ve onları masanın üstüne çekiçle
çakmaya başladı.
Hepimiz etrafında;çocuk,kız ve ben,ellerimizde martiniler küçük adamı iş başında
seyrediyorduk.Masaya iki çiviyi,birbirinden yaklaşık on beş santim aralıklı olarak çaktı.
çivileri tahtaya gömülecek şekilde çakmayıp küçük bir kısmını yukarıda bıraktı.Sonra da
Parmaklarıyla çivilerin dayanıklılığını ölçtü.Orospu çocuğunun bunu daha önce de yapmış
olduğu geliyordu insanın aklına.Hiçbir tereddütü yoktu.Masa,çekiç,kasap bıçağı.Neye
ihtiyacı olduğunu ve bunları nasıl kullanacağını tam anlamıyla biliyordu.
-Şimdi de,dedi,biğaj ipe ihtiyacımız vağ.Biraz ip buldu.Tamam.Nihayet hajığıj.Lütfen
otuğuğsunuj maşaya? Dedi çocuğa.
Çocuk kadehini bırakıp oturdu.
  • Şimdi lütfen şol elini bu iki çivi ağaşına koy.Çivileğ elini bu yeğe bağlayabilmem için.
Tamam. İyi,.Şimdi elini maşaya şımşıkı bağlayacağım.
İpi çocuğun bileğine bağlayıp elinin geniş kısmına da birkaç kez doladıktan sonra
çivilere sıkıca bağladı.Gayet becerikliydi.İşi bitirdiği zaman çocuğun elini oradan çekebilme
imkanı hiç kalmamıştı.Fakat parmaklarını oynatabiliyordu.
-Şimdi lütfen,elini yumğuk yap,küçük pağmak dışında.Küçük pağmağın maşanın üjeğine ujanık olmalı.Mükem-mel! Şimdi hajığıj.Şağ elinle çakmağı çalıştığ.Ama biğ dakka lütfen.
Yatağa atladı ve bıçağı aldı.Geri gelip elinde bıçakla masanın yanında ayakta durdu.
-Hazığız hepimiiiz?diye sordu,Bay Hakem,başlamamıjı şöylemelişinij.
İngiliz kız çocuğun iskemlesinin tam arkasında açık mavi mayosuyla duruyordu.Orada
sadece duruyor,tek bir şey söylemiyordu.Çocuk sağ elinde çakmak,gözü bıçakta,oldukça
sakin oturuyordu.Küçük adam bana bakıyordu.
- Hazır mısınız? Diye sordum çocuğa.
  • Hazırım
  • Ya siz? Dedim küçük adama dönerek.
  • Hajığ sayılığım,dedi ve bıçağı havaya kaldırıp kesmeye hazır vaziyette çocuğun
Parmağının yarım metre yukarısında tuttu.Çocuk onu izliyor ama çekinmiyordu ve ağzı hiç
kımıldamıyordu.Sadece kaşlarını kaldırıp sonra da çattı.
  • Pekala,dedim,başlayın.
Çocuk,”Ben çakmağı çaktıkça,siz sayıları yüksek sesle sayar mısınız lütfen?”dedi.
  • Peki,dedim.Öyle yaparım.
Çocuk başparmağıyla çakmağın kapağını kaldırdı,yine başparmağıyla çarkı sertçe
Çevirdi.Çakmaktaşı kıvılcım saçtı ve fitil tutuşup küçük sarı bir alevle yandı.
  • Bir! Diye bağırdım.
Alevi üfleyip söndürmedi,çakmağın tepesini kapattı ve birkaç saniye kadar bekleyip sonra açtı. Çarkı yine sertçe çevirdi ve bir kez daha küçük sarı bir alev fitilde göründü.
  • İki!
Hiç kimse bir şey söylemiyordu.Çocuk gözünü çakmaktan ayırmıyordu.Küçük adam da bıçağı havada tutuyor ve çakmağı izliyordu.
- Üç
  • Dört!
  • Beş!
  • Altı!
  • Yedi! Bunun iy çalışan çakmaklardan biri olduğu belliydi.Çakmaktaşı iyi kıvılcımlı-
yordu,fitil de tam uygun uzunluktaydı.Çocuğun alevin altında duran başparmağını izliyordum.
bir duraklamadan sonra tekrar çakmağın kapağını kaldırıyordu.Hepsi parmağın yönettiği
bir operasyondan ibaretti.Her şeyi yapan başparmaktı.Sekiz demeye hazır olmak için bir
nefes aldım.Başparmak çarkı çevirdi.Çakmaktaşı kıvılcımlandı.Küçük alev gözüktü.
-Sekiz!dedim,ve bunu söylediğim sırada kapı açıldı.Hepimiz döndük ve ufak tefek siyah
saçlı,oldukça yaşlı bir kadının kapı aralığında durduğunu gördük.Orada iki saniye kadar
durdu ve sonra,”Carlos!Carlos!” diye bağırarak koştu.Küçük adamın bileğini yakalayıp elinden bıçağı aldı ve yatağın üzerine fırlattı.Sonra adamı beyaz takım elbisesinin yakasından tutarak büyük bir şiddetle sarsmaya başladı.Bir yandan da,kulağa İspanyolca gibi gelen bir dilde adamla çabuk çabuk,yüksek sesle,öfke içinde durmadan konuşuyordu. Kadın adamı öyle hızlı sarsıyordu ki,artık onu göremiyordunuz.Hızlı dönen bir tekerleğin jant telleri gibi bedeni silikleşip bulanıklaştı ve sadece bir dış çizgi oldu.
Sonra kadın yavaşladı ve küçük adam tekrar görüntüye girdi.Kadın onu odanın öteki
tarafına çeke çeke götürüp yatağa doğru itti.Küçük adam gözlerini kırpıştıra kırpıştıra,
kafasının boynunun üzerinde hala dönüp dönmediğini anlamak için muayene ederek yatağın
kenarına ilişti.
  • Çok üzgünüm,dedi kadın.Bu olanlara çok üzüldüm.Mükemmele yakın bir İngilizce’yle konuşuyordu.
  • Çok kötü,diye sürdürdü sözlerini.Aslında benim hatam galiba.On dakika için gitmesine izin vermiştim.Saçını yıkatıp geri döndüm ve gördüm ki yine aynısını yapmakta.Kadın üzgündü ve derin bir kaygıya kapılmış görünüyordu.
Çocuk masaya bağlı elini çözüyordu o sırada.İngiliz kız ve ben ise hiçbir şey söylemeden
orada öylece duruyorduk.
Bu adam bir baş belasıdır,dedi kadın.Yaşadığımız memleket olan Güney’de çeşitli
insanlardan toplam kırk yedi parmak alıp on bir tane araba kaybetti.En sonunda,onu
hapishaneye ya da tımarhaneye tıktırmakla tehdit ettiler.Onun için onu alıp Kuzey’e buraya
getirdim.
-Bij sadece küçük biğ bahşe tutuşmuştuk,diye geveledi küçük adam oturduğu yataktan.
  • Sanırım ortaya koyduğu bir arabaydı,dedi kadın.
  • Evet,diye yanıtladı çocuk.Bir Cadillac.
  • Onun arabası yok.Araba bana ait.Bahse girecek hiçbir şeyi yokken sizinle bahse
girmesi durumu daha da vahim hale getiriyor,dedi kadın.Bütün bunlardan utanıyor ve
çok üzülüyorum.Çok iyi bir kadına benziyordu.
  • Pekala,dedim,öyleyse buyrun arabanızın anahtarını alın,Anahtarı masanın üzerine
bıraktım.
  • Bij küçük biğ bahşe giğmiştik,diye yine geveledi küçük adam.
  • Bahse gireceği hiçbir şeyi kalmadı,dedi kadın.Dünya yüzünde tek bir şeyi yok.
Tek bir şeyi.Aslında her şeyini çok zaman önce ben kazanıp aldım elinden.Bunu yapmak
zaman aldı,çok zaman aldı ve çok zor bir işti ama sonunda hepsini kazandım.Kadın çocuğa
bakıp gülümsedi,hüzünlü bir gülümsemeydi ve masanın yanına gelip anahtarı masadan
almak içini elini uzattı.
Kadının elini o anda görebildim;sadece bir parmağı vardı;bir başparmak.
Roald Dahl

Klasik Gizemli Hikayeler

KILIBIK

KILIBIK
Güzel bir bahar sabahı ben ve kurmay yüzbaşılıktan emekli derebeyi Dokukin,
nineden kalma koltuklara oturmuş,tembel tembel pencereden dışarısını seyrediyorduk.
Çok canımız sıkılıyordu.
Dokukin:
Tuv!diye homurdanıyordu.Öyle can sıkıntısı ki,mahkeme mübaşiri gelse memnun olacağım!
Ben:
Yatıp bir uyku mu kestirsem?” diye düşünüyordum.
Böylece can sıkıntısı konusu üzerinde uzun uzadıya düşünmeye başladık.Hayli
zamandan beri temizlik yüzü görmeyen,bunun için gökkuşağını andıran camların
arkasından,dünyanın bu durgunluğunda beliren küçük bir değişiklik gözümüze çarpıncaya
kadar düşündük.Bir de baktık,geçen yıldan kalan yaprak yığınının üstünde duran,kah bir
ayağını,kah öbür ayağını kaldırmaya çalışan horoz(o,her iki ayağını birden kaldırmak
İstiyordu)ansızın kanatlarını çırparak arı sokmuş gibi kapının yanından kaçıp kenara
fırladı.
Dokukin gülümseyerek:
Birisi geliyor...dedi.Hiç değilse gelen bir konuk olsa can sıkıntısından kurtulurduk..
Horoz bizi aldatmamıştı.Bahçe kapısından önce bir at başı,sonra bütün bir at,nihayet
uçmaya hazırlanan mayıs böceğinin kanatlarını andıran büyük çirkin çamurluklu,kapkara
ağır bir yaylı araba göründü.Araba avluya girdi,biçimsiz şekliyle sola saptı,büyük bir
gıcırtı ve patırtıyla ahıra yollandı,arabada iki kişi vardı;biri kadın,öbürü de zayıf yapılı
bir erkekti.
Dokukin,korku ifade eden gözlerle yüzüme bakarak şakağını kaşıdı:
Hay Allah kahretsin! “diye mırıldandı.Dertsiz başa dert.Tevekkeli rüyamda
fırın görmedim.
Ne var? Bu gelenler kim?”
Bizim hemşire ile kocası.Allah bela...
Dokukin, yerinden kalktı, odada sinirli sinirli dolaşmaya başladı.
Bütün kalbim buz kesildi...”diye homurdandı.Kendi kızkardeşine karşı akrabalık
duyguları beslememek günah,ama inanır mısınız? Kızkardeşimi görmektense ormanda
haydutlarla karşılaşmayı yeğ bilirim.Bir yere saklansak nasıl olur?Varsın Timoşka bir
yalan uydursun,mesela kongreye falan gittiler,desin.
Dokukin, yüksek sesle Timoşka’yı çağırmaya başladı.Ama yalan söylemeye,saklanmaya
vakit kalmamıştı.Bir dakika sonra holden fısıltılar duyuldu;kalın kadın sesi,ince erkek
sesiyle fısıldaşıyorlardı.
Kalın kadın sesi:
Etekliğimin kıvrımlarını düzelt!”diyordu.Gene söylediğim pantolonu giymemişsin!
ince ses:
Lacivert pantolonumu Vasiliy amcaya vermiştiniz,benekliyi de kışa kadar saklamamı
emrettiniz,diye kendini savunmaya çalışıyordu.Şalı arkanızdan mı getireyim,yoksa
burada mı kalsın?
Sonunda kapı açıldı.Odaya,kırk yaşlarında uzun boylu,şişman,mavi ipek entarili
bir kadın girdi.Kırmızı,çilli yüzünde öyle sonsuz bir azamet vardı ki,Dokukin’in onu
niçin sevmediğini hemen anladım.Şişman bayanın arkasından kısa boylu,zayıf bir adam
badi badi yürüyerek geliyordu.Benekli bir redingot,geniş paçalı pantolon,kadife yelek
giymişti.Omuzları dar,yüzü tıraş edilmiş,burnu da kıpkırmızıydı.Yeleğinin önünde
tasma zincirine benzeyen altın bir köstek sallanıyordu.Elbisesinde,tavır ve hareketlerinde
burnuda,bütün çelimsiz vücudunda kölelik derecesine varan bir korkaklık,bir ürkeklik vardı.
Bayan içeri girdi,bizi görmüyormuş gibi davranarak tasvirlere doğru yürüdü,istavroz
çıkarmaya başladı.
Kocasına dönerek:
Dua et!”dedi.
Kırmızı burunlu adam titredi,haç çıkarmaya başladı.
Kadın duasını bitirince Dokukin:
Hoş geldin, hemşire!” diyerek içini çekti.
Bayan azametle gülümsedi.Dokukin’i öpmek üzere dudaklarını uzattı.
Kırmızı burunlu adamcağız da öpüşmeye kalkıştı.
Müsaadenizle tanıtayım...Kızkardeşim Olimpiada Yegorovna Hılikina...Kocası
Dosiyef Petroviç.Bu da benim en iyi ahbabım...
Olimpiada Yegorovna sözlerin sonunu uzatarak:
Müşerref oldum”dedi ama elini uzatmadı”.Memnun oldum.”
Oturduk,bir dakika kadar sustuk.
Olimpiada Yegorovna Dokukin’e:
Galiba misafir beklemiyordun?”diye söze başladı.”Ben de sana gelmeyi aklımdan
geçirmiyordum, ama asiller derneği başkanına gidiyordum da ,hazır buradan geçerken
uğrayayım,dedim...
Dokukin sordu:
Bayan,başıyla kocasını işaret ederek:
Niçin olacak? İşte onu şikayet edeceğim” dedi.
Dosiyef, Petroviç gözlerini yere indirdi,ayaklarını sandalyesinin altına topladı,
sıkılarak yumruğuna öksürdü.
Onu niçin şikayet edeceksin?”
Olimpiada Yegorovna içini çekti:
Asilliğini unutuyor!”dedi.Bilmiyor değilsin? Sana da,onun ana babasına da şikayet
etmiştim,nasihat vermesi için papaz Grigoriy’e kadar da sürükledim,kendim de birçok
çarelere başvurdum,ama para etmedi.İster istemez dernek başkanı beyefendiyi rahatsız
etmek gerekiyor....
Peki, ama ne yaptı?
Hiçbir şey yapmadı,asilliğini unutuyor!Gerçi kendisi kullanmaz,yumuşak,uysal
huylu,saygılıdır,ama asilliğini unuttuktan sonra bunların ne değeri kalır!Baksanıza,
kamburunu çıkarmış oturuyor,tıpkı bir ricacı,yahut küçük bir memur gibi..Asil bir insan
böyle mi oturur?Adam gibi otur!İşitiyor musun?
Dosiyef Petroviç,adam gibi oturmak için olacak,boynunu uzattı,çenesini yukarı
kaldırdı,korkak bakışlarla kaşlarının altından karısına baktı.Bir suç işleyen küçük
çocuklar da büyüklerine tıpkı öyle bakarlar,konuşmanın özel,kendi aralarında bir
mahiyet aldığını görerek dışarı çıkmak üzere yerimden kalktım.Bayan Hılikina bu
hareketimi gördü.
Zarar yok,oturun!dedi.Gençlerin böyle şeyleri dinlemesi faydalıdır.Bizler pek öyle
bilgin insanlar değilsek de sizden daha çok yaşadık.Bizim yaşadığımız gibi yaşamayı
Allah herkese nasip etsin..”
Sonra kardeşine dönerek:
Aziz kardeşim,buraya kadar gelmişken öğle yemeğini de sizinle beraber yeriz.Ama
herhalde bugün sizin yemekleriniz etlidir.Çarşamba günü olduğunu aklına bile getirme
mişindir”diyerek içini çekti.Bize zeytinyağlı yemek hazırlasınlar.Etli yemek yemeyiz,
bunu böylece bilmiş ol.
Dokukin,Timoşka’yı çağırdı,zeytinyağlı yemek söyledi.
Hilikina sözlerine devam ederek:
Yemeğimizi yer yemez dernek başkanına gideriz...dedi.Artık buna dikkat etmesi
için yalvaracağım.Asil sınıftan olanların doğru yoldan sapmamalarına dikkat etmek
onun görevidir...
Dokukin:
Yoksa Dosiyef yolunu mu şaşırdı?”diye sordu.
Hilikina:
Sanki ilk defa işitiyorsun”diyerek somurttu.”Hoş sana göre hepsi bir ya..Kendin de pek
o kadar asilliğini bilenlerden değilsin..Dur bakalım,bir kere de genç baya soralım.”
Bana:
Söyleyiniz,bakayım,”dedi.”Asil bir insanın ne idüğü belirsiz kimselerle düşüp kalkması
doğru mudur?”
Ben sakınca ile:
Mesela kiminle?” dedim.
Tüccar Gusev ile mesela.... Ben bu Gusev denilen adamı kapımın eşiğine bile
yaklaştırmıyorum,bu ise onunla dama oynuyor,beraber yemek yiyor.Sonra bir katip
parçasıyla ava gitmesi yakışık alır mı?İnsan bir katiple ne konuşabilir?Bilmek istiyorsanız,
bir katip onunla konuşmak şöyle dursun,önünde sesini bile çıkarmak cesaretini gösteremez,
evet beyefendi!”
Dosiyef Petroviç:
Ne yapayım,karakterim zayıf.”......diye fısıldadı.
Karısı, parmağındaki yüzükle sandalyenin arkasına öfkeyle vurarak:
Sana şimdi karakterin ne demek olduğunu gösteririm,”diye korkuttu.”Bizim soyu-
muzu rezil etmene izin veremem! Kocam da olsan seni kepazeye çeviririm!Bunları
anlamalısın!Seni adam eden benim!Onların,yani Hilikanların soyu sönmüş bir soydur,
beyefendi,mademki ben aslen Dokukin soyundan olduğum halde ona vardım,o da buna
değer verip duymak zorundadır!Şunu da bilmelisiniz ki,beyefendi,o bana ucuza mal
olmadı! Kendisini bir memuriyete yerleştirmek için az para harcamadım!Bir kere de
kendisine sorun bakalım!Şunu bilmelisiniz ki onu birinci sınıf memurluk sınavına
sokmak bana tam üç yüz rubleye mal oldu!Ne zorum var? Sen,sersem tavuk,bu zahmet-
lere senin için mi katlanıyorum sanıyorsun?Böyle bir şeyi aklından bile geçirme!
Benim için en kıymetli şey,soyumuzun adıdır!Soyumuz bahis konusu olmasa,çoktan
mutfağın bir köşesinde çürüyüp gitmiştin,bunu bilmiş ol!”
Zavallı Dosiyef Peroviç,dinliyor,susuyor,bilmem korkusundan,bilmem kepaze
olduğundan,büzüldükçe büzülüyordu.Yemek arasında da sert huylu karısı onu bir türlü
rahat bırakmıyordu.Olimpiada Yegorovna gözlerini ondan ayırmıyor,her hareketini
izliyordu.
Çorbana tuz ek! Kaşığı yanlış tutuyorsun!Salata tabağını biraz öteye it,yoksa
ceketinin yeni değecek!Gözlerini kırpma!
Dosiyef Petroviç,yemeğini hızlı hızlı yiyor,karısının bakışları altında,boğa
yılanının önüne bırakılan bir tavşan gibi büzülüyordu.Karısıyla zeytinyağlı yemek yerken
gizleyemediği bir istekle bizim köftelerimize ikide bir göz ucuyla bakmaktan kendini
alamıyordu.
Yemekten sonra karısı:
Dua oku!”dedi.Kardeşime teşekkür et!
Yemekten kalkan Hılikina,dinlenmek için yatak odasına çekildi.O,gider gitmez Dokukin,
İki eliyle başını tutup odada dolaşmaya başladı.
Güçlükle nefes alarak Dosiyef’e:
Yarabbi,ne bahtsız adammışsın sen!”diye inledi.”Onunla burada bir saat bir arada
oturduğum halde duymadığım azap kalmadı;gece gündüz onun yanından ayrılmayan
sen garibin hali nicedir...Of,aman bittim! Sen,bahtsız bir çilekeşsin!Öyle bir çilekeş ki
bir eşi daha yeryüzünde görülmemiştir!”
Dosiyef gözlerini kırpıştırarak:
Karakterden yana çok serttirler,orası doğru,ama ben,gece gündüz Tanrıya kendilerini
koruması için dua etmeliyim,çünkü kendilerinden iyilikle sevgiden başka bir şey
görmedim”
Dokukin,ümitsizlikle eline silkerek:
İşte mahvolmuş bir adam! Dedi.Oysa bir zamanlar kongrede söylevler veriyor,yeni
harman makineleri icat ediyordu!Cadı karı,adamcağızın mahvına sebep oldu!Hey gidi!
Öteden kadının kalın sesi duyuldu:
Dosiyef! Nerelerdesin!Buraya gel de sinekleri kov!
Dosiyef Petroviç titredi,ayaklarının ucuna basarak yatak odasına koştu...
Dokukin onun arkasından :”Tuv!”diye tükürdü.
ÇEHOV
Türkçesi:Hasan Ali Ediz



Toplu Eserler/Engin Yayıncılık

AMCAM JULES

AMCAM JULES
Ak saçlı ihtiyar bir fakir,bizden sadaka istedi.Arkadaşım Joseph ona beş frank
verdi.Şaşırdım.Bana:
  • Bu zavallı,şimdi sana da anlatırım ya,hiç unutamadığım bir vakayı gene aklıma
getirdi;dedi.
Benim aslında Le Havre’lı olan ailem,zengin değildi.Kendi yağıyla kavrulurdu.İşte
o kadar.Babam çalışır,daireden geç döner ve büyük bir şey kazanmazdı.İki kızkardeşim vardı.
Annem,içinde yaşadığımız darlıktan çok sıkılır ve çok defa kocasına söyliyecek
iğneli sözler,sinsi ve üstü kapalı sitemler bulurdu.O vakit zavallı adam bana pek dokunan
bir hal alırdı.Açık elini,yoktan bir ter siliyormuş gibi alnından geçirir ve hiç cevap vermezdi.
Ben onun elinden bir söz gelmediğine üzüldüğünü anlardım.Herşeyden kısırdı.Karşılık
yapılmamak için hiç davete gidilmezdi.Dükkan artığı ucuz erzak alınırdı.Kızkardeşlerim
elbiselerini kendileri dikerler ve metresi otuz santimlik bir şeridin fiatı üzerinde uzun
uzun çekişirlerdi.Her günkü yemeğimiz iç yağlı bir çorba ile türlü sığır yahnileriydi.Sözde
bunlar hem sıhhi,hemde doyurucudur.Ama ben doğrusu,başka şeyleri tercih ederdim.
Kaybolmuş düğmeler ve yırtılmış pantalonlar için beni pek fena paylarlardı.
Fakat her Pazar giyinip kuşanarak gezmeğe giderdik.Babam,sırtında redingotu,başında
silindir şapkası,ellerinde eldivenleri kendini,bayram gemisi gibi süslenip püslenmiş olan
anneme verirdi.Önceden hazırlanan kızkardeşlerim,yürüyüş işaretini beklerlerdi.Fakat
son dakikada mutlaka aile babasının redingotunda unutulmuş bir leke görülür,çarçabuk
onu benzine batırılmış bir bezle silmek icabederdi.
Annem miyop gözlüğünü takıp lekelenmesin diye eldivenlerini çıkararak işe sarılırken
babam,başında silindir şapkası,gömlekle iş bitsin diye beklerdi.
Yola teşrifatla çıkılırdı.Kızkardeşlerim kol kola,önden yürürlerdi.İkisi de evlenme yaşında
idiler.Bu bahane ile şehirde görünmüş olurlardı.Ben, sağında babam bulunan annemin
soluna geçerdim.Zavallı annemle babamın bu Pazar gezintilerindeki pohpohlu tavırlarını,
yüzlerinin asıklığını,yürüyüşlerinin ciddiliğini,hala hatırlarım.Sanki son derece önemli bir
iş onların davranışına bağlıymış gibi vücuları dik,bacakları gergin,sert adımlarla ilerlerlerdi.
Ve her Pazar,uzak ve bilinmez memleketlerden gelen büyük gemilerin limana girdiğini
görünce babam,hiç değiştirmeden,hep aynı sözleri söylerdi:
-Ha,ister misiniz Jules şunun içinde olsunda bizi şaşırtsın?
Amcam Jules,babamın kardeşi,evvela umacısı olduktan sonra,ailenin tek ümidi haline
gelmişti.Çocukluğumdan beri onun bahsini işitirdim.Onu düşünmeğe o kadar alışkındım ki,
görsem hemen tanıyacağımı sanıyordum.Onun Amerika’ya gittiği güne kadar hayatının
bütün hadiselerini,-bu devreden hep alçak sesle bahsedilmiş olmasına rağmen-biliyordum.
O galiba kötü yola sapmış,fakir ailelere göre suçların en büyüğünü işlemiş,yani birkaç
para yemişti.Zenginler için eğlence peşinde koşan adam sadece budalalık etmektedir.O,
gülümsenerek söylendiği gibi,hovardanın biridir.Fakirlerde ise ana babayı sermayeden yemeğe mecbur eden bir oğul kötü kişidir,serseridir,haylazdır!
Bu ayırım, iş aynı olmakla beraber,yerindedir.Çünkü hareketin ehemmiyetini
ancak neticeler belirtir.
Hulasa Jules amca babamın güvendiği mirası,kendi payını son meteliğine kadar yedikten başka,epeyce de azaltmıştı.
Onu,o vakitler adet olduğu gibi Le Havre’dan New-York’a giden bir tüccar gemisine
bindirerek Amerika’ya yolladılar.
Bir kere oraya varınca amcam Jules bilmem ne satıcısı olarak yer tuttu,ve hemen babama biraz para kazandığını,kendisine karşı yaptığı haksızlığı tamir etmek ümidinde olduğunu yazdı.
Bu mektup bütün aileyi derin bir helecana düşürdü. Hani,nasıl derler,iki para etmiyen Jules
birden bire namuslu bir adam,iyi yürekli bir çocuk,bütün Davranche’lar gibi doğru, hakiki
bir Davranche oluverdi.
Ayrıca bir kaptan da bize onun büyük bir dükkan kiraladığını ve büyük işler yaptığını
haber verdi.
İki sene sonra ikinci bir mektup şöyle diyordu:
Azizim Philippe,sana sıhhatim için merak etmiyesin diye yazıyorum.İyiyim.İşlerim de
iyidir.Yarın Güney Amerika’da uzun bir geziye çıkıyorum.İhtimal bir çok sene sana bir
haber ulaştıramıyacağım.Eğer yazmazsam merak etme.Zengin olur olmaz Le Havre’a
döneceğim.Bunun o kadar uzun sürmiyeceğini ve hep beraber rahatça yaşıyacağımızı umarım..”
Bu mektup ailenin İncili olmuştu.Her vesile ile okunuyor,herkese gösteriliyordu.
Hakikaten Jules Amca on sene bir haber yollamadı.Fakat zaman geçtikçe babamın
ümidi büyüyordu.İşini bilen adam o!
Ve her Pazar babam kocaman siyah vapurların gökyüzüne dumandan yılanlar çıkarta
çıkarta ufuktan gelişlerine bakarak her zamanki cümlesini tekrarladı:
-Ha; ister misiniz Jules şunun içinde olsun da bizi şaşırtsın? Ve adeta onun,bir mendil sallar ve:
Hey! Philippe! “Diye seslenirken görülmesi beklenirdi
Bu teminatlı dönüş üzerine bin hülya kurulmuştu.Amcamın parasıyla İngoivlle yakınlarında küçük bir yazlık ev bile alınacaktı.Hatta babamın bu hususta bazı pazarlıklara girişmemiş olduğunu hiç de iddia edemem.
Kızkardeşlerimin büyüğü o vakitler yirmi sekiz yaşında idi.Öteki de yirmi altı. Evlenemiyorlardı ve bu herkese büyük bir dert oluyordu.
Nihayet küçüğüne bir istekli çıktı.Zengin olmamakla beraber namuslu bir memur.
delikanlının tereddütlerine son veren ve onu karara vardıran şeyin,Jules Amcanın bir akşam
kendisine gösterilen mektubu olduğuna daima inanmışımdır.
İstek hemen kabul edildi ve evlenlikten sonra bütün ailenin Jersey’e bir seyahat
yapması kararlaştırıldı.
Jersey,seyahat etmek sevdasında olan fakir insanlar için aranıpta bulunmaz bir yerdir.
uzak değildir.Deniz,posta vapuruyla geçilir ve adacık İngiliz’lerin olduğu için insan kendini
yabancı bir memlekete gelmiş sanır.Bu sebeple bir Fransız iki saatlik bir gemi yolculuğundan
Sonra komşu insanları memleketlerinde görür ve açık konuşmayı sevenlerin dediği gibi
Britanya bayrağının koruduğu bu adadaki esasen yürekler acısı yaşayış tarzını inceleyebilir.
Bu Jersey seyahati bütün düşüncemi,her saniyelik hülyamız oldu;tek beklediğimiz
şey haline girdi.
Nihayet yola çıkıldı.Bunu dünkü gibi görüyorun;vapur,Granville rıhtımında istim üzerinde;
babam telaşlı,üç dengimizin yüklenmesine bakıyor;meraklı annem,ötekinin gidişinden
beri kuluçkasından arta kalmış tek piliç gibi ziyan olmuşa benziyen bekar ablamın kolunda;
Arkamızda da hep geriye kalıp bana çok defa başımı çevirten yeni evliler.
Vapur düdük çaldı.İşte biz de bindik ve gemi rıhtımdan ayrılarak yeşil birmermer
levha gibi dümdüz bir denize açıldı.Bütün seyrek yolculuk edenler gibi memnun ve kurumlu,
kıyıların gerilemesine bakıyorduk.
Babam daha o sabah bütün lekelerin dikkatle silinen redingotunun altından karnını çıkarıyor ve etrafına gezinti günlerinin,o bana pazarları tanıtan benzin kokusunu yayıyordu.
Birdenbire uzakta,iki bayın istiridye ikram ettiği iki süslü bayan gördü.Eski püskü elbiseli,
ihtiyar bir gemici,kabukları bir bıçakta açarak baylara veriyor,onlar da hemen onları
bayanlara uzatıyordu.Bayanlar elbiselerini lekelememek için kabuğu zarif bir mendil
üzerinde tutarak ve ağızlarını uzatarak kibar kibar yiyorlardı.Sonra küçük bir hareketle
suyunu da içiveriyorlar ve kabuğu denize atıyorlardı.
Babam herhalde böyle yola çıkmış bir gemide istiridye yemek kibarlılığına bayılmıştı.
Bunu yerinde ince,üstün bir hareket saydı ve annemle ablalarıma yaklaşarak:
-İster misiniz,size birkaç istiridye ikram edeyim? Diye sordu.
Annem masraf olacak düşüncesiyle yutkunuyordu.Fakat iki ablam hemen kabul ettiler.
Annem küskün bir sesle:
-Mideme dokunmasından korkarım,dedi; sen onu yalnız çocuklara ikram et.Ama fazla
kaçırma,midelerini bozarsın.
Sonra bana dönerek ilave etti:
-Joseph’e öyle şeyler lazım değil;hem küçükleri şımartmamalı.
Bu ayırdedişi haksız bularak annemin yanında kaldım.İki kızıyla damadını ihtiyar
partal gemiciye doğru kurula kurula götüren babamı gözlerimle kolluyordum.
İki bayan henüz çekilmişti.Babam ablama,suyunu dökmeden istiridyeyi yemek için nasıl
davranacaklarını anlatıyordu.Hatta örnek göstermek istedi ve bir istiridye aldı.Fakat
bayanlar gibi yapayım derken ansızın bütün suyu redingotuna boca etti.Anemin:
-Yerinde dursa idi daha iyi ederdi;diye mırıldandığını duydum.
Yalnız babam bana birden telaşlanmış göründü.Birkaç adım uzaklaştı,istiridyecinin
başına toplanmış olan kızlarına ve damadına uzun uzun baktı ve ansızın bize doğru geldi.
Bakışında bir tuhaflık vardı,sararmışa benziyordu.Hafif sesle anneme:
  • Olur şey değil,dedi;şu istiridye açan adam Jules’e öyle benziyor ki:
  • Annem kestiremeyerek sordu:
  • Hangi Jules’e
Babam tekrar:
  • Canım...kardeşime,dedi;eğer Amerika’da iyi durumd olduğunu bilmesem odur derdim.
Annem şaşırmış kekeledi:
  • Sen delisin! O olmadığını bildiğin halde ne diye böyle saçmalıyorsun?
Fakat babam ısrar ediyordu:
  • Git sen de bak Glarisse; kendi gözlerinle görüp emin olman daha iyi.
Kadıncağız kalktı ve kızlarının yanına gitti.Adama ben de bakıyordum.İhtiyar, pis,buruş
buruştu ve gözlerini işinden ayırmıyordu.
Annem döndü.Titremekte olduğunu gördüm.Çabuk çabuk:
-Odur sanırım,dedi;hadi git,kaptandan öğren.Ama tedbirli davran da bu haylaz şimdi
yine üstümüze kalmasın!
Babam uzaklaştı.Ben de arkasından gittim.İçimde garip bir helecan duyuyordum.
Kaptan,iri,zayıf,uzun çatal sakallı bir bay,Hint postasına komuta ediyormuş gibi,
kurumla köprüsünde geziniyordu.
Babam teşrifatla kendisine yaklaştı,koltuk vererek mesleği üzerinde soruşturmalara
başladı:
-Jersey’in önemi ne idi? Mahsülleri,halkı,özellikleri,adetleri nelerden ibaretti?
Toprağı nasıldı? Ve dahası.. ve dahası..
İnsanın hiç değilse Amerika Birleşik Devletlerinden bahsediliyor sanırdı.
Sonra bildiğimiz gemiden,ekspresten laf açıldı.Sonra da tayfalara gelindi.Nihayet babam
titrek bir sesle:
  • Orada dikkate değer görünen ihtiyar bir istiridyeciniz var,dedi,adamcağız hakkında
birşeyler biliyor musunuz?
Bu konuşmadan artık bıkmağa başlıyan kaptan kuru kuru cevap verdi:
  • Bu,ihtiyar bir Fransız serseridir.Geçen sene Amerika’da buldum ve memleketine getirdim.Görünüşe bakılırsa Le Havra’da akrabaları var,ama onlara borçlu oldu-
ğundan yanlarına dönmek istemez.Adı Jules’dir...Jules Darmanche,yahut Davranche,işte
Onun gibi bir şey.Orada bir zamanlar zengin olmuşmuş.Fakat bakın şimdi ne hale girmiş!
Yüzü gittikçe kararan babam,boğazı kurumuş,gözleri dönmüş.
  • Ya! Ya! Diyerek kekeledi;ala...çok iyi... buna hiç de şaşmıyorum...size çok teşekkür ederim kaptan.
Ve denizci arkasından alık alık bakarken o çekip gitti.
Annemin yanına öyle perişan döndü ki,kadın kendisine:
  • Otur,dedi;farkına varacaklar. O:
  • Kendisi! Ta kendisi! Diye kekeliyerek sıranın üzerine düştü.
Sonra:
  • Şimdi ne yapacağız?...diye sordu.
Annem sert cevap verdi:
  • Çocukları uzaklaştırmalı.Joseph herşeyi bildiği için gidip onları alsın.Bilhassa
damadımızın bir şeyden şüphelenmemesine dikkat etmek lazım.
Babam bitmiş görünüyordu.
-Ne felaket! Diye mırıldandı.
Annem ansızın hiddetlenmiş,ilave etti:
  • Zaten bu hırsızın bir şey yapmayacağından ve tekrar bize yük olacağından hiç şüphe
etmemiştim! Sanki,bir Davranche’tan başka ne beklenebilirdi?...
Babam karısının azarları karşısında hep yaptığı gibi elini alnından geçirdi.
Annem yine:
-Şimdi,Joseph’e para ver de gitsin o istiridyelerin hesabını görsün,diye ilave etti;
bir de bu dilenci kendisini tanırsa tamam olur.İş gemide ne güzel tesir bırakır! Hadi kalkın
öbür uca gidelim.Sen öyle davran ki,bu adam bize yaklaşmasın!
Kendisi hemen kalktı.Elime beş frank sıkıştırdıktan sonra uzaklaştılar.
Ablalarım şaşırmış,babalarını bekliyorlardı.Annemi biraz deniz tuttuğunu söyledim ve
İstiridyeciye:
-Borcumuz ne kadar efendim? Diye sordum.
Amca demek için içim titriyordu.O cevap verdi:
-İki buçuk frank.
Ben beş franklığı uzattım. O da gerisini verdi.
Eline bakıyordum,baştan başa kırışmış,fakir bir gemici eli;yüzüne bakıyordum;bitkin
Kederli,ihtiyar ve sefil bir yüz içimden de:
-Bu benim amcam,babamın kardeşi,amcam!diyordum.
Kendisine elli santim bahşiş verdim.Sadaka alan bir fukara sesiyle:
-Allah sizi kazadan,beladan esirgesin,küçük bayım! Diye teşekkür etti.
Onun ötede de dilenmiş olacağını düşündüm!
Kızkardeşlerim cömertliğime şaşmışlar,bana bakıyorlardı.
Babama iki frank geri verdiğim zaman annem şaşırarak sordu:
Üç frank mı imiş? ...Mümkün değil.
Ben katı bir sesle:
-Elli santim bahşiş verdim,dedim.
Annem yerinden hoplayarak gözlerimin içine baktı:
  • Sen delisin! Bu adama,bu dilenciye elli santim vermek ha!...
Damadını işaret eden babamın bir bakışı üzerine kesti.
Sonra herkes sustu.
Karşımızda,ufukta denizden menekşe renkli bir gölge çıkıyor gibiydi.Bu Jersey’di.
İskeleye yanaşıldığı zaman içime amca Jules’ü bir daha görmek,kendisine yaklaşmak,
tatlı,teselli edici bir şey söylemek için şiddetli bir istek geldi.
Fakat artık kimse istiridye yemediğinden o kaybolmuş,şüphesiz yattığı pis anbarın
dibine inmişti.Biz kendisine rastlamamak için Saint Malo vapuruyla döndük.
Annem sıkıntıdan ölüyordu.
Ondan sonra babamın kardeşini hiç görmedim!
İşte bunun için beni bazen serserilere beşer frank verirken göreceksin.
Seçme Hikayeler Milli Eğt Bak.
Guy de Maupassant

POLİS VE AYİN

POLİS VE AYİN
Soapy,Madison Square’deki bankın üzerinde zorlukla kımıldanıyordu.Vahşi kazlar
Geceleri bağırdığında,kürklü giysileri olmayan kadınlar kocalarına iyi davranmaya başladıklarında ve Soapy,parkta sırası üzerinde zorlukla kımıldadığında,kışın yaklaştığını anlayabilirsiniz.
Kuru bir yaprak,Soapy’nin kucağına düştü.Bu,Jack Frost’un kartı idi.Jack Madison Squarenin yerlilerine iyi davranır ve gelişini güzelce anımsardı.Dört caddenin keşiştiği köşede,karton kağıtları Kuzey Rüzgarı’na verir ve oranın yerlilerini uyardı.
Soapy,yaklaşmakta olan kışın zorluklarına karşı hazırlıklı olma zamanının geldiğini düşünerek kımıldadı.Bu nedenle,sırası üzerinde zorla kımıldadı.
Soapy’nin,kışı yarı uykulu bir biçimde geçirme tutkusu pek yoktu.Akdeniz limanlarına uğramak,uyuşturucu Güney semaları altında dolanmak ya da Vezüv Körfezi’nde oyalanmak değildi istediği.
Tüm isteği,İsland’da üç ay geçirmekti.Üç aylık yemek,yatak ve samimi arkadaşlık güvencesi,
Soapy için yeterliydi.
Konuksever Blackwell’lar,yıllar boyu kış komşuları olmuştu.Daha şanslı Newyorklular’ın, nasıl her kış Palm Beach ve Riviera için biletlerini alırlarsa,Soapy de yıllık İsland göçü için alçakgönüllü hazırlıklarını yaptı.Ve işte zamanı gelmişti.Geçen gece,giysisi altına yerleştirdiği üç gazete,eski alanın fışkıran çeşmesi yanındaki sırası üzerinde uyurken,kendini soğuktan korumamıştı.Bu nedenle İsland,Soapy’nin aklında canlanıverdi,kenttekiler için iyilik adına yapılanları lanetledi.Soapy’ye göre yasalar,iyilikseverlerlikten çok daha akılcıydı.Sade bir yaşam ile yer ve yemek sağlayabileceği bir yığın kuruluş vardı.Ama Soapy,onuruna yediremiyordu bunu.
İyiliksever kuruluştan gördüğün yardımın karşılığını para olarak vermesen bile kişiliğinden
ödün vermek zorunda kalırsın.Sezar’ın Brütüs’e yaptığı gibi,her iyilik yatağının,her ekmek
somununun bir karşılığı vardı.Bu yüzden,yasalara bağlı olmak daha iyi idi.
İsland’a gitmeye karar vermiş olan Soapy önce bunu gerçekleştirmeyi düşünmeye başladı.
Bunu gerçekleştirmenin bir çok kolay yolu vardı.En iyi olanı,pahalı bir lokantada lüks bir yemek yemek ve sonra da,hesabı ödeyemeyeceğini belirterek ağırbaşlılıkla,hırpalanmadan polise teslim edilmekti.Daha sonra gereği yapılırdı.
Soapy,sırasından kalktı,Broadway ve Beşinci Cadde’nin birleştiği yere doğru alandan ayrıldı.Yukarı Broadway’e döndü ışıltılı bir kafede durdu.
Soapy,kendine güveniyordu.Tıraşlıydı ve Tanrı’ya Bağlılık Günü’nde bir misyoner hanım tarafından armağan edilen siyah ceketi,düzgün ve temizdi.Eğer lokantada kuşku uyandırmadan bir masaya ulaşırsa,başarı onun olacaktı.Masadaki tutumu,garsonda bir kuşku yaratmayacaktı.
Bir şişe Chablis ve sonra da Camembert ile kızartılmış bir kaz,bu işi sağlayacak diye düşündü Soapy.Kuşkusuz,bir de puro.Puro için bir dolar yeterdi.Hesap,kafe yönetimince ağır bir cezayı gerektirecek kadar yüksek olmayacaktı;et de,kendisini doyuracak ve kış göçü için yolculuğunu mutlu kılacaktı.
Ama Soapy restauranttan içeri ayak basar basmaz,garsonun gözleri,tüyleri dökülmüş
pantolonuna ve yıpranmış ayakkabılarına takıldı.Anında sessiz ve soğukkanlı bir biçimde geriye gelebilecek kötülükten kaçınarak,kaldırıma doğru yöneldi.
Soapy,Broadway’den saptı.İsland yolculuğu pek o kadar mutlu geçmeyeceğe benziyordu.
Başka bir serüven yolu düşünmeliydi.
Altıncı Cadde’nin köşesinde,elektrik ışıkları ve vitrinlerde kurnazca sergilenen giysiler,
mağazaları oldukça belirginleştiriyordu.Soapy,bir taş aldı ve vitrini kırdı.Başta bir polis olmak
üzere halk köşeye toplandı.Soapy,elleri cebinde,soğukkanlılıkla gülümsüyordu.
Bu camı kim kırdı?”diye sordu polis,heyecan içinde.
Soapy,taşlarcasına ama dostça,”Bu işe karışmış olduğumu anlamadın mı?”diye söylendi.
Polis,Soapy’i tanık olarak bile kabul etmek istemiyordu.Vitrinleri taşlayanlar yasaları uygulayanlarla konuşmazlardı.Tabana kuvvet,kaçarlardı.Polis,biraz ilerdeki arabaya doğru koşan bir adam gördü.Herkesle birlikte o da oraya doğru yöneldi.Bıkkın Soapy,ikinci kez başarısız olmuştu.
Caddenin karşı tarafında,pek ilgi uyandırmayan bir restaurant vardı.Fiyatlar uygun,çeşitler
Çoktu.Duvarları ve havası ağır,çorbası sıcak ve peçeteleri inceydi.Soapy,suçlayıcı ayakkabıları ve bağıran pantolonu ile içeri kolayca girdi.Bir masaya oturdu,biftek,çörek ve pasta yedi.Sonra da garsona,kendisinde para olmadığını belirtti.
Haydi ne duruyorsun,bir polisi çağır”dedi Soapy.”Bir beyefendiyi böyle bekletme.”
Tereyağlı pastayı andıran bir sesle ve bir Manhattan kokteylindeki parlayan vişne gibi gözlerle,“Polise gerek yok”dedi garson.”Hey Con!”
İki garson,Soapy’yi,sol kulağı üzerine,sert kaldırıma güzelce bırakıverdiler.Bir duvarcının
açılır kapanır metresinin açısı gibi,eklem eklem doğruldu ve giysisinin tozlarını silkti. Tutuklanmak,pembe bir rüya gibi görünüyordu.İki kapı ötede,bir bakkal önünde duran polis,güldü ve caddeden aşağıya doğru yürüdü.
Soapy,yeniden yürekleninceye dek beş blok yürüdü.Bu kez “Askıntılık”yapmayı düşündü.
Temiz giyimli,sıradan genç bir kadın,bir vitrin önünde durmuş,tıraş çanaklarına ve mürekkep
hokkalarına bakıyordu.Vitrinden bir metre ötedeki caddeye doğru da,ciddi görünüşlü bir polis,
bir yangın musluğuna doğru eğilmişti.
Nefretleri üzerinde toplayacak bir rol düşündü Soapy.Kurbanın şık ve düzgün,polisinse
dürüst görünüşü,kendisinin pek yakında kelepçeleri bileklerinde hissederek kışı adada geçirmeyi bir kez daha düşledi.
Soapy,misyoner kadının verdiği hazır kravatını düzeltti;şapkasını,öldürücü bir biçimde yatırdı ve genç kadının yanına doğru yöneldi.Ona göz kırptı,öksürdü,gülümsedi,sırıttı ve adi bir biçimde edebiyat patlattı.Soapy,polisin,yan gözle kendisine dikkatle baktığını gördü.Genç kadın birkaç adım öte gitti ve yine tıraş takımlarıyla ilgilenmeye başladı.Soapy,kadını izledi ve yanına gelerek şapkasını çıkardı:
Ah ne şeker şey! Bahçeme gelip oynamak istemez miydiniz acaba?”
Polis,hala bakıyordu.Sarkıntılık edilen genç kadın bir parmağını oynatsa,adadaki limana doğru yol alabilirdi Soapy.Karakolun ılık rahatlığını duyumsamaya başlamıştı bile.Genç kadın ona doğru baktı ve Soapy’nin ceketinin yakasına yapıştı.
Tabii tatlım”dedi sevinç içinde.”Eğer bana bir şişe bira ikram edersen tabii.Seninle daha
açık konuşurdum ama,polisi bize bakıyor.”
Genç kadının bu sözleri üzerine Soapy,polisin yanından üzüntülü bir biçimde yürüdü.Yine özgürdü.
Bir sonraki köşede kadını atlattı ve kaçtı.Gece ışıklı caddelerin,yürekli sözlerin ve opera
Kitaplarının bulunduğu bir bölgede durdu.Bu soğuk kış gecesinde,kürklü kadınlar ve ağır paltolu erkekler sevinç içinde dolaşıyorlardı.Birden,karşı konulmaz bir büyünün,kendisinin tutuklanmasını engellediği korkusuna kapıldı Soapy.Bu düşünce ile biraz paniğe kapıldı ve görkemli bir tiyatronun önünde,havalı bir biçimde duran başka bir polisle karşılaştığında,”uygunsuz davranış”biçimi geliverdi aklına hemen.
Soapy,kaldırımda,olanca çatlak sesiyle,sarhoş gibi bağırmaya başladı.Dans etti,uludu,
Abuk sabuk söylendi ve çevreyi rahatsız etmek için her şeyi yaptı.
Polis,elindeki copu sallayarak,Soapy’ye arkasını döndü ve birisine:
Bu,Yale’lilerden birisi,Hartford College galibiyetini kutluyor.Şamatacı ama zararsız.
Bunlara göz yummamız söylendi.”
Üzgün bir şekilde,başarısız oyununu kesti Soapy.Hiçbir polis,yakasına yapışmayacak mıydı?
İsland,düşünde,ulaşılamayacak bir cennet olarak belirmeye başlamıştı.Soğuk rüzgara karşı
İnce ceketini ilikledi.
Bir tütüncüde,iyi giyimli bir adamın,purosunu yaktığını gördü.İpek şemsiyesini girişte kapı
Yanına koymuştu.Soapy içeriye girdi,şemsiyeyi usulca aldı ve yavaşça çıktı.Purosunu yakan adam,ardından koştu hemen.
Şemsiyem”dedi,sertçe.
Öyle mi?”diye sırıttı Soapy,küçük hırsızlığını önemsemeyerek.”Peki niye bir polis çağır
mıyorsun? Aldım işte.Senin semsiyen! Niye bir aynasız çağırmıyorsun?İşte köşede duruyor biri.
Şemsiyenin sahibi,adımlarını yavaşlatmıştı.Her nedense şansının yine yaver gitmeyeceğini
sanarak,Soapy de yavaşladı.
Polis kuşkuyla ikisine baktı.”Evet”dedi şemsiye sahibi,”Biliyorsunuz,böyle yanlışlıklar oluyor işte.Şey,şemsiye sizinse,umarım beni hoş göreceksiniz.Bu sabah bir restaurantta elime geçti. Sizin olduğuna inanıyorsanız,niçin...Umarım beni..”
Evet benim”dedi Soapy,şeytanca.
Şemsiyenin eski sahibi çekildi.Polis,iki blok öteden yaklaşan bir tramvayın önünden karşı
Kaldırıma,bir opera girişi önündeki uzun boylu bir sarışına yardım etmek için,yanlarından ayrıldı.
Soapy,olan bitenle kafası karışık,bir cadde boyunca,doğuya doğru yürüdü.Şemsiyeyi bir
Kapı çukuruna fırlatıp attı.Başlık ve cop taşıyan adamlara kötü kötü mırıldanıyordu.Kelepçelerine takılmak isterken,onlar,kendisini,yanlış yapmayan bir kral olarak görüyorlardı.
Soapy,sonunda,doğuya doğru uzanan daha az ışıklı ve daha sessiz caddelerden birine ulaştı.Böylece,evi,bir park sırası bile olsa,hala insani içgüdülerinin kıpırtısı ile Madison Square’e doğru yola koyuldu.
Soapy,son derece sessiz bir köşede,birdenbire durdu.Sevimli,sağı solu dağınık,köşeleri
Çok eski bir kilise ile karşılaştı.Mor dumanlı bir pencereden yumuşak bir ışık parıldıyordu;
Hiç kuşkusuz,kilise orgçusu,düşler üzerine eğilmiş,gelecek Pazar ayini için ustalığını pekiştiri
yordu.Orada Soapy’nin kulaklarına,mutluluk verici bir müzik çalındı ve kendisini demir parmaklıkların büklümlerine yapıştırdı.
Tepedeki ay,parlak ve durgundu.Birkaç araba ve yaya vardı ortalıkta;kumrular saçaklarda
kesik kesik,uykulu bir biçimde ötüyorlardı.
Aslında sağlam bir iş yapabilirim.Geçenlerde bir adam bir numara vermişti.Onu arasam çalışmaya başlasam,belki de bir yuva kurarım.
Tam o sırada bir polis kolunu yakaladı ve ona”Ne yapıyorsun bakayım burada?diye sordu.
Hiiiç..dedi Soapy
Hiç mi? Yürü karakola kotese girersen görürsün hiçi.



O.HENRY/HİKAYELER/MEB