5 Eylül 2011 Pazartesi

RABİNDRANATH TAGORE

Belki önüme sözleri hep çıkmıştır ama ben bu muhteşem fikirli adamı yeni tanıdım; TAGORE.. Her zaman elimin altında bulunsun diye kitabından bir iki sayfa alıntı yaptım, okuyunca siz de anlayacaksınız :)



Dört başı bayındır hayatın temeli olarak manevi değerlerin üstünlüğü üzerindeki dayatmasıyla Rabindranath, 'Hintli düşünürlerin kurduğu düşünme geleneğine bağlanmış olmaktadır. Biz onda Hindistan ın evrensel sesini duyuyoruz çünkü kaderin her türlü cilvesine, tarihin hoppalıklarına karşılık, Hindistan'ın ruhunu canlı tutabilmiştir. İnsanın benliği, bedeniyle ya da aklıyla bir tutmamalıdır. Zekadan, akıldan,bedenden daha derin bir şey vardır; insanın kendisi; iyilik, güzellik, doğrulukla kaynaşmış asıl benliği! İşte bu varlığa erişmek, bunu yaşar hale getirmek dinin amacıdır; iç temizliği, aşka direnme yoluyla bu anlayışa ayak uydurmya çalışmak da ahlakın amacıdır; insanın kendisini bu evrensel varlığın örgüsüne göre biçimlendirmesi estetiğin ülküsü olmuştur. İnsanın teknik ustalık, işbirlik edinmesi yetmez, ruh yüceliğine erişmesi gerekir.


Geceleyin açık havada gezerken, o ezelden beri nöbet tutan yıldızlara baktığımızda uzaklıkları karşısında bir çeşit saygı, değişmezlikleri karşısında bir hiçlik; büyüklükleri karşısında da bir aşağılık duyarız. Yüreğimiz durur soluğumuz kesilir, bütün gövdemiz sarsıntı geçirir. O eften üpften meraklarmız, kaygılarımız içler acısı bir önemsizliğe bürünür. Büyük bir şiir dinlerken ya da bir insan ruhuna etki ettiğimizde buna yakın bir iç sarsıntı, bir soluk kesilmesi duyarız. Felsefe, din, sanat, edebiyat işte bu içsel bilinci keskinleştirmeye yarar. Hayatın bu yönüne gözlerimizi kapadığımız içindir ki bilimsel ilerlemelere, zihni gelişmelere karşı bir düzensizlik, bir curcuna içindeyiz. Üç yüz yıldır bilimsel buluşlarla rafah düzeyi yükseldi, kıtlıklar ehemen hemen ortadan kalktı; nüfus arttı, salgn hastalıklar, korkulu olaylar dizgine sokuldu. Sosyal düzene güven duygusu arttıkça, bilimsel ve teknik alanlardaki zaferlere borçlu olduğumuz ilgi, o arama tutkusu hayatın en derin bölgelerine el atar oldu. Dünya, kısa zamanda büyüsünden, gizeminden çok şey kaybetti. Derken ruhun gelişimi için gerekli olan aşk, güzellik, mutluluk düzenini altüst eden sert, kırıcı bir bilim, bir sanayi dünyası karşımıza çıktı. Kuşkuculuk, Agnisstisizm çağdaş zekanın iplerini eline geçirdi. Evrenin ötesinde bir şey bulunabileceğine akl erdiremeyen kuşkucular agnostiklerle asıl gerçeğin evrenin ötesinde olduğuna parmak basan manevi pozitivistler arasındaki çekişmede; Rabindranath, manevi pozitivistlerin yanını seçti.


Beden gelişimi de, zihin yetkinliği de bizi doyurmaz . Yaygun bir tarım kursak, ulaştırma işini çözsek, herkesi kendi başına bir uçağı, radyosu olsa; büyün hastalıklar ortadan kalksa, çalışanlara primler, emekli maaşları bağlansa, herkes bilmem kaç yaşına kadar yaşasa bile; yine de bütün özelmler, istekler karşılanmış olmayacaktır. İnsan ne yalnızca bilgiyle, ne de bilimle yaşar. Dünyayı en yeni, en etkin bilim verilerine göre düzenleyip insan atomlarının çelişki hareketlerini el altında bulunduran eşsiz bir ticarethane haline sokabilir; ta zemin katında ayak işleri gören çıraklarla bulaşıkçı kızlardan tutun, en üst kattaki güzellik enstitüsünde yüzlerini boyattıran sosyete bayanlarına kadar, çeşitli grupları bu yapının içine toplayabilir. Hatta insan toplumunu bir karınca sürüsü haline getirebiliriz; ama, insanın özlemleri,ötekisindekiler için duyduğu susuzluk bir türlü dinmeyecektir.


Bu yeni dünyda olsa bile çocuklar gülüp ağlayacak, kadnlar sevecek, çile çekecek, erkekler dövüşecek, savaşacaktır. İnsanın gerçek büyüklüğü, başarısızlığından, gerçekleşmemiş dünyalar içinde, belirsiz seziler arasında dolaşıp durmasından ileri gelir. İnsan ikili bir durumdadır. Hem görünen, hem de görünmeyen dünyanın özelliklerine sahip çıkar, doğal düzenin parçasıyken, bir yandan da dopa içindeki varlığından hşnutsuzluk duymasına yol açan ruh tohumunu içinde saklar. İnsan hayvansal isteklerle, manevi özlemler arasında yaşayan bir sınır boyu yaratığıdır. Yalnızca doğa isteklerine göre ayarlanmış bir hayat ona huzur veremez.


Günlük çalışma çabası içinde, toprağını sürer ya da devlet işlerini görürken; para kazanırken ya da toplum içinde sivrilmeye çlışırken insan, kendisi olmaktan uzaktır. İş başındadır o kadar. Para yapak, çoluk çocuğa bakmak insanın bütün vaktini gücünü alır. Evrensel olana, görünmeyen şeylere fırsat düşmez. Yine de beraberinde bir güvensizlik, belirsizlik bir gizem sezisini getiren; yüzeyde, zekaların rahatını bozan olaylar eksik olmaz.


Ölüm kederi, umutsuz acılar, ihanet, vefasızlık gibi durumlarda hayatın tadını tuzunu, anlamını yitirdiği anlarda insanın kapkara bulutların ötesinde kendini dinleyen bir varlık vardır, belki diye ellerini göğe açtığında bilncin kimsesizliği içinde derinlerde, dolular katında yücelerle temasa gelir. O öyle bir ışık, öyle bir aşk dünyasıdır ki, orada suskunluğun dili konuşur ancak. O kendini sayısız kılıklarda tanıtan bir sevinç dünyasıdır.


İşin gösterişinden arınmış hayat gerçekleriyle hayat denemeleri üzerine yazılan şiirler, yalnızlıkta olgunlaşır. Benliğimizden ayrıldk mıbize açık olan tek gerçekten de uzaklaşmış oluruz. İnsan ancak dininde, sevgisinde kendi benliği içindedir. Bu iki alan da insanın özel, kendine özge kişisel yanlarıdır. Toplum bir gün bu tapınağa saldıracak olursa hayat yaşamaya değer olmaktan çıkacaktır. İnsan mallarını başkasıyla paylaşabilir ama ruhunu asla!


Öyle yoksullaştık ki, bugün ruhumuzun hazineleri bile göremez olduk. Bilinç hayatımızın dağdağasına gömülmüşüz, varlığımızın daha az sesini işittiren öğelerine kulak kabartamaz olduk. Apansız heyecanlar, taşkın duygular, segi yanıp sönmeleri, bize nemene gizemli şeyler olduğumuzu anlatır, ancak bunu yordama yoluyla gerçeğe varırız.


Yalnız açık düşünen bir insan hayatın içsel anlamını kavrayabilir. İddialarımız, kuruntularımız gerçekle aramıza girmiş engellerdir. Ruhumuzun gizli yerlerini aydınlatabilmemiz için ışığa içimizi açmalıyız. Biz kendimizi eşyaları tanıdığımızdançok daha az tanıyoruz. Kendi kendimize kalmaktan korkuyoruz, çırçıplak yalnızlığımızla başbaşa kalmak bizi ürkütüyor. İçkiyle uyuşturucuyla haplarla, heyecanla ya da işle güçle gerçeği kendimizden saklamaya çalışıyoruz. Kendimizi toparlayıp kendimize bir çeki düzen verip iç hayatımızı onarmalı, bedenin, zekanın, akln kabuğundan benliğimizi çıkarmalıyız. O zaman işte içimizdeki ruhu tanıyacak huzura kavuşacağız.


Dış hayatımızı, iç derinliklere değmeksizin sürüp götürdükçe, hayatın anlamını ya da ruhun gizemlerini kavrayamayız. Yüzeylerde yaşayanlar ruhun varlığına ihtiyaç duymazlar. Onlara uzatılan din neyse, onu benimsemekle ödevlerini yerine getirdiklerini sanırlar.


Ruhça böyle bir köleliğe kapılanma, katışıksız bir özdenliğe dayanan gerçek din anlayışına uymaz. Bağımsız bir davranışı olmayan ömürde içsel varlığa yer yoktur. Ruhça güvensizlik,  bizi başkalarının din üzerine söylediklerini olduğu gibi kabule sürükler. Ne zaman insan ruhça özgürlüğe erer, gerçeği kendi başına aramaya başlar; kendi içinde bir merkez kurar, başına gelen olaylara, güce, kavuşur. O zaman kötü koşullarla da karşIlaşsa gönlünü bozmaz, gücünü ayarlar


Huzur insan çabalamalarının en son amacıdır; buna ancak, yaratıcı ruha derin inanç besleyenlerle böyle yersiz tutkulardan kurtulmuş olanlar erebilir. Bu noktadan sonra dinin dış görünüşleri, ister dogma, ister ibadet şekilleri olsun, bir değer olmaktan çıkar. TAGORE




BU MÜZİK DE METNİ OKURKEN DİNLEMEK İÇİN ;)